Fetava-i Hindiyye – Teyemmüm Hakkında Bilinmesi Zorunlu Olan İşler

مِنْهَا النِّيَّةُ وَكَيْفِيَّتُهَا أَنْ يَنْوِيَ عِبَادَةً مَقْصُودَةً لَا تَصِحُّ إلَّا بِالطَّهَارَةِ وَنِيَّةُ الطَّهَارَةِ أَوْ اسْتِبَاحَةُ الصَّلَاةِ تَقُومُ مَقَامَ إرَادَةِ الصَّلَاةِ وَلَا يَجِبُ التَّمْيِيزُ بَيْنَ الْحَدَثِ وَالْجَنَابَةِ حَتَّى لَوْ تَيَمَّمَ الْجُنُبُ يُرِيدُ بِهِ الْوُضُوءَ جَازَ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَفِي النِّصَابِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Teyemmüm baklanda, bilinmesi zaruri olan şeylerin
birincil si, niyyettir.

Niyyetin yapılış şekli : Maksud olan, temizlik
olmayınca, sa­hih olmayan bir ibadete niyyet etmektir. Temizliğe veya namazın
mubah olmasına niyyet etmek, namazı irade (namaz kılmayı isteme) nin yerine
geçer.

Teyemmüm ederken, abdest için mi, gusül için mi olduğunu
belirtmeye gerek yoktur.

Hatta, cünüp bir kimse, abdesti irade ederek teyemmüm etmiş olsa, caizdir ve cünüplükten teyemmüm etmiş sayılır. Tebyîn’de de. böyledir. Nisab’da da böyledir- Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhâ­niyye’de de böyledir.

لَوْ تَيَمَّمَ لِصَلَاةِ الْجِنَازَةِ أَوْ لِسَجْدَةِ التِّلَاوَةِ أَجْزَأَهُ أَنْ يُصَلِّيَ بِهِ الْمَكْتُوبَةَ بِلَا خِلَافٍ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Cenaze namazı kılmak niyyeti  ile veya tilâvet secdesi yap­mak niyeti ile teyemmüm etmiş olan bir kimsenin, bu’ teyemmüm ile, farz namazları da kılması, hilafsız caizdir. Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ تَيَمَّمَ لِقِرَاءَةِ الْقُرْآنِ عَنْ ظَهْرِ الْقَلْبِ أَوْ عَنْ الْمُصْحَفِ أَوْ لِزِيَارَةِ الْقُبُورِ أَوْ لِدَفْنِ الْمَيِّتِ أَوْ لِلْأَذَانِ أَوْ لِلْإِقَامَةِ أَوْ لِدُخُولِ الْمَسْجِدِ أَوْ لِخُرُوجِهِ بِأَنْ دَخَلَ الْمَسْجِدَ وَهُوَ مُتَوَضِّئٌ ثُمَّ أَحْدَثَ أَوْ لَمَسَ الْمُصْحَفَ وَصَلَّى بِذَلِكَ التَّيَمُّمِ قَالَ عَامَّةُ الْعُلَمَاءِ لَا يَجُوزُ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir kimse, ezberinden veya yüzünden Kur an okumak, kabirleri ziyaret etmek, ölü defnetmek, ezan veya kamet okumak, mescide girmek veya çıkmak, (mescide girdikten sonra abdesti bozul­muş olan kimse için) veya Kur’an’a el sürmek gibi şeylerden birine niyyet ederek teyemmüm yapmış olsa, o teyemmümle namaz da kı­lsa âmma-i ulemâ «caiz olmaz» demişlerdir. Fetâvâyi Kâdî-hân’da da böyledir.

وَلَوْ تَيَمَّمَ لِسَجْدَةِ الشكر على قول أبي حنيفة وأبي يوسف لا يصلي المكتوبة بذلك التيمم وعند محمد يصلي بناء على أن السجدة قُرْبَةٍ عِنْدَ مُحَمَّدٍ خِلَافًا لَهُمَا كَذَا في الذَّخِيرَةِ

Şükür secdesi için teyemmüm etmiş olan bir kimse, Ebû Hanife (R.A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un kavillerine göre, teyemmüm ile farz namazları kılamaz. İmâm Muhammed (R.A)’e göre ise, kılabi­lir. Çünkü, İmâm  Muhammed (R.A.) ‘a göre, muhakkak ki secde, Allah’a yakınlık demektir. Zehiyre’de de böyledir.

وَلَوْ تَيَمَّمَ لِلسَّلَامِ أَوْ لِرَدِّ السَّلَامِ لَا يَجُوزُ أَدَاءُ الصَّلَاةِ بِذَلِكَ التَّيَمُّمِ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Selâm vermek veya verilen selâmı almak nîyyeti ile teyem­müm etmiş olan kişinin, o teyemmümle namaz kılması caiz olmaz. Fetâvâyî Kâdihân’da da böyledir.

وَلَوْ تَيَمَّمَ يُرِيدُ بِهِ تَعْلِيمَ الْغَيْرِ وَلَا يُرِيدُ بِهِ الصَّلَاةَ لَمْ يُجْزِئْهُ عِنْدَ الثَّلَاثَةِ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَهُوَ ظَاهِرُ الرِّوَايَةِ. هَكَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Niyyeti, o teyemmümle namaz kılmak olmayan ve başkasına öğretmek maksadı ile teyemmüm etmiş olan bir kimsenin, teyemmü­mü, imamlarımızın üçüne göre de caiz olmaz. Hulâsa’da da böyledir. Bu kavil, Zâhirü’r^Rivâyedir. Kâdîhân’da da böyledir.

وَالْكَافِرُ إذَا تَيَمَّمَ لِلْإِسْلَامِ فَأَسْلَمَ لَا يَجُوزُ لَهُ أَنْ يُصَلِّيَ بِذَلِكَ التَّيَمُّمِ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ وَمُحَمَّدٍ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Kâfir olan bir kimse, sadece müslüman olmak niyeti ile te­yemmüm etse ve müslüman olsa, İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Mu­hammed (R.A.) a göre, o teyemmümle namaz kılması caiz olmaz. Hu­lâsa’da da böyledir.

مَرِيضٌ يُيَمِّمُهُ غَيْرُهُ فَالنِّيَّةُ عَلَى الْمَرِيضِ دُونَ الْمُيَمِّمِ. كَذَا فِي الْقُنْيَةِ.

Hasta olan bir kimseye, bir başka kimse teyemmüm ettir­miş olsa; nîyyet etmek, teyemmüm ettirenin değil, hastanın vazife­sidir. Kunye’de de böyledir.

(وَمِنْهَا الضَّرْبَتَانِ)

Teyemmümde Ellerî İki Defa Vurmak

يَمْسَحُ بِإِحْدَاهُمَا وَجْهَهُ وَبِالْأُخْرَى يَدَيْهِ إلَى الْمِرْفَقَيْنِ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ وَيَمْسَحُ الْمِرْفَقَ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ وَفِي الْحِلْيَةِ يَمْسَحُ مِنْ وَجْهِهِ ظَاهِرَ الْبَشَرَةِ وَظَاهِرَ الشَّعْرِ عَلَى الصَّحِيحِ. كَذَا فِي مِعْرَاجِ الدِّرَايَةِ وَهَكَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ مَسْحُ الْعِذَارِ شَرْطٌ عَلَى مَا حُكِيَ عَنْ أَصْحَابِنَا وَالنَّاسُ عَنْهُ غَافِلُونَ. كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ وَهَلْ يَمْسَحُ الْكَفَّ؟ الصَّحِيحُ أَنَّهُ لَا يَمْسَحُ وَضَرْبُ الْكَفِّ يَكْفِي. كَذَا فِي الْمُضْمَرَاتِ.

Teyemmüm edecek kimse, ellerini temiz toprağa vurduktan sonra, önce yüzünü mesheder.   İkinci vuruştan   sonra da, ellerini — dirsekleri ile birlikte — mesheder. Hidâye’de de böyledir.

Teyemmümde dirsekler de meshedilir. Fetevâ-i Kâdihân’da da böyledir.

Hılye’de : «Sahih olan rivayete göre, teyemmüm
esnasında, yüz meshediîirken, derinin ve sakal kıllarının dış tarafı
meshedilir.» denilmiştir. Mî’râcü’d – Dirâye’de de, Fethül – Kadîr’de de
böyledir,

Teyemmüm ederken zîâr’m (kulakla sakal ucunun arasında
kalan beyaz yer) da meshedümesi şarttır. Fakat, insanların çoğu, bu husustan
gafildirler. Zâhîdî’de de böyledir.

Teyemmümde, avuçlar da mesholunur mu   Sahih olan kavle göre, avuçlar mesholunmaz. Çünkü, onlar toprağa vurulmuştur ve bu kâfidir. Muzmarât’ta da böyledir.

وَإِنْ مَسَحَ وَجْهَهُ وَذِرَاعَيْهِ بِضَرْبَةٍ وَاحِدَةٍ لَا يُجْزِيهِ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Teyemmüm eden kimsenin, bir darb ile (ellerini toprağa bir defa vurarak) hem yüzünü ve hem de ellerini ve  kollarını, bu bir darb ile meshetmesi caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdihân’da da böyledir.

وَلَوْ مَسَحَ بِإِحْدَى يَدَيْهِ وَجْهَهُ وَبِالْأُخْرَى إحْدَى يَدَيْهِ أَجْزَأَهُ فِي الْوَجْهِ وَالْيَدِ الْأُولَى وَيُعِيدُ الضَّرْبَ لِلْيَدِ الْأُخْرَى. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Bir adam, ellerinden biri ile yüzünü, diğeri ile de kollarının birisini meshetmiş olsa, yüzünün ve önce meshetmiş bulunduğu kolunun, meshi caiz olur. Fakat, ikinci kolu için, tekrar darb etmesi ve meshi yenilemesi gerekir. Sirâcül – Vehhâc’da da böyledir.

وَإِذَا أَرَادَ التَّيَمُّمَ فَتَمَعَّكَ فِي التُّرَابِ وَدَلَكَ بِهِ جَسَدَهُ كُلَّهُ إنْ كَانَ التُّرَابُ أَصَابَ وَجْهَهُ وَذِرَاعَيْهِ وَكَفَّيْهِ جَازَ وَإِنْ لَمْ يُصِبْ لَمْ يَجُزْ. هَكَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bir kimse, teyemmüm etmeyi irade ederek, toprakta yuvarlansa ve eller ile de vücudunu ovalasa; eğer toprak, yüzüne, kolları­na ve avuçlarına isabet etmişse, teyemmümü caiz olur. Şayet, toprak buralarına isabet etmemişse, teyemmümü caiz olmaz. Hulâsa’da da böyledir.

مَقْطُوعُ الْيَدَيْنِ مِنْ الرُّسْغِ يَمْسَحُ ذِرَاعَيْهِ وَمَقْطُوعُ الذِّرَاعَيْنِ يَمْسَحُ مَوْضِعَ الْقَطْعِ، وَإِنْ كَانَ الْقَطْعُ فَوْقَ الْمِرْفَقِ لَا يَجِبُ الْمَسْحُ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Elleri, bileklerinden kesik olan bir kimse; teyemmüm esna­sında kollarınıт kalan yerlerini mes­heder.

Kollarının dirseklerinde kesik olan kimse ise, kesim yerlerini mes­heder.

Kollan, dirsekten yukarıdan kesilmiş olanlara, mesh gerekmez. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

وَلَوْ شُلَّتْ يَدَاهُ يَمْسَحُ يَدَهُ عَلَى الْأَرْضِ وَوَجْهَهُ عَلَى الْحَائِطِ وَيُجْزِيهِ وَلَا يَدَعُ الصَّلَاةَ. هَكَذَا فِي الذَّخِيرَةِ فِي الْفَصْلِ الْخَامِسِ قُبَيْلَ فَصْلِ التَّيَمُّمِ.

Bir adamın elleri çolak olsa, kollarım yere, yüzünü de duva­ra sürer. Bu caizdir. Namazını asla bırakmaz. Zehîyre isimli kitabın beşinci faslında, Teyemmüm Bölümünde de böyledir.

لَوْ ضَرَبَ يَدَيْهِ فَقَبْلَ أَنْ يَمْسَحَ أَحْدَثَ لَا يَجُوزُ الْمَسْحُ بِتِلْكَ الضَّرْبَةِ كَمَا لَوْ أَحْدَثَ فِي الْوُضُوءِ بَعْدَ غَسْلِ بَعْضِ الْأَعْضَاءِ وَبِهِ قَالَ السَّيِّدُ أَبُو شُجَاعٍ وَقَالَ الْقَاضِي الْإِسْبِيجَابِيُّ يَجُوزُ كَمَنْ مَلَأَ كَفَّيْهِ مَاءً فَأَحْدَثَ ثُمَّ اسْتَعْمَلَهُ وَفِي الْخُلَاصَةِ وَالْأَصَحُّ أَنَّهُ لَا يَسْتَعْمِلُ ذَلِكَ التُّرَابَ. كَذَا اخْتَارَهُ شَمْسُ الْأَئِمَّةِ. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ.

Bir adam, İki elini teyemmüm niyyeti ile yere vursa ve fakat henüz mesh etmeden  önce abdesti   bozulsa, o darb ile yapılacak mesh, caiz değildir. Nitekim, abdest alırken, bazı azalarını yıkadık­tan sonra, abdesti bozulan kimsenin dıırumu da   böyledir. Seyyid Ebû Şüca’da böyle söylemiştir.

Kâdî el – İsbicâni’de: «Biletine su dolduran adamın abdesti bo­zulmuş olunca, o suyu kullanmasının caiz olduğu gibi, bu da caiz olur.» demiştir.

Hulâsa’da da : «Esahh oto, doğrusu, o toprağı kullanmamak­tır.» denilmiştir. Şemsül – Eimrae de bunu ihtiyar etmiştir. Fethü’l -Kadirde de böyledir.

(وَمِنْهَا الِاسْتِيعَابُ)

Teyemmüm Edilen Azaların Tamamını Meshetmek

اسْتِيعَابُ الْعُضْوَيْنِ فِي التَّيَمُّمِ وَاجِبٌ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَهُوَ الْمُخْتَارُ. كَذَا فِي الْمُضْمَرَاتِ حَتَّى لَوْ لَمْ يَمْسَحْ تَحْتَ الْحَاجِبَيْنِ وَفَوْقَ الْعَيْنَيْنِ لَا يُجْزِيهِ كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَلَا بُدَّ مِنْ نَزْعِ الْخَاتَمِ وَالسِّوَارِ. هَكَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَيَمْسَحُ الْوَتَرَةَ الَّتِي بَيْنَ الْمِنْخَرَيْنِ وَيَجِبُ تَخْلِيلُ الْأَصَابِعِ إنْ لَمْ يَدْخُلْ بَيْنَهَا غُبَارٌ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ

Teyemmümde istî’ab (yüz ve kolların tamamını – kaplama – mesh etmek) de» Zâhirü’r – rivâye’de vacibtir. Muhıyt Serahsî’de de böyledir. Muhtar olanda budur. Muzmarâfta da böyledir.

Hatta, bir kimse, kâşlarmm altı ile gözlerinin üstünde
ka­lan yeri mesh etmemiş olsa, teyemmümü caiz olmaz. Serahsî’ntn Muhıyt’İTide de
böyledir.

Teyemmüm eden kimsenin, yüksük ve bileziklerini
çıkart­ması gerekir. Hulâsa’da da böyledir.

Teyemmüm eden   kimsenin, burun delikleri   arasındaki perdeyi de meshelmesd lâzımdır.

Ve eğer toz, parmak aralarına girmemiş ise, oraları hilallemesi de vacibtir. Tebyîn’de de böyledir.

(وَمِنْهَا الصَّعِيدُ الطَّيِّبُ)

Kendisi Île Teyemmüm Yapılan Temiz Toprakla İlgili Meseleler

يَتَيَمَّمُ بِطَاهِرٍ مِنْ جِنْسِ الْأَرْضِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ كُلُّ مَا يَحْتَرِقُ فَيَصِيرُ رَمَادًا كَالْحَطَبِ وَالْحَشِيشِ وَنَحْوِهِمَا أَوْ مَا يَنْطَبِعُ وَيَلِينُ كَالْحَدِيدِ وَالصُّفْرِ وَالنُّحَاسِ وَالزُّجَاجِ وَعَيْنِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَنَحْوِهَا فَلَيْسَ مِنْ جِنْسِ الْأَرْضِ وَمَا كَانَ بِخِلَافِ ذَلِكَ فَهُوَ مِنْ جِنْسِهَا. كَذَا فِي الْبَدَائِعِ

Teyemmüm, yer cinsinden olan temiz şeylerle yapılır. Teb­yîn’de de böyledir.

Yanınca kül olan, odun, ot ve benzerleri gibi şeylerle, ateş­le yumuşatılıp eritilebilen, demir, bakır,  tunç, cam, altun, gümüş ve benzerleri gibi şeyler, yer cinsinden değildirler. Özellik itibariyle, bunlara benzemeyenler yer cinsindendirler. Bedâi’de de böyledir.

فَيَجُوزُ التَّيَمُّمُ بِالتُّرَابِ وَالرَّمْلِ وَالسَّبْخَةِ الْمُنْعَقِدَةِ مِنْ الْأَرْضِ دُونَ الْمَاءِ وَالْجِصِّ وَالنُّورَةِ وَالْكُحْلِ وَالزِّرْنِيخِ وَالْمَغْرَةُ وَالْكِبْرِيتُ وَالْفَيْرُوزَجُ وَالْعَقِيقُ وَالْبَلْخَشُ وَالزُّمُرُّدُ وَالزَّبَرْجَدُ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ وَبِالْيَاقُوتِ وَالْمَرْجَانِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَبِالْآجُرِّ الْمَشْوِيِّ وَهُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ وَهُوَ ظَاهِرُ الرِّوَايَةِ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ وَبِالْخَزَفِ إلَّا إذَا كَانَ عَلَيْهِ صَبْغٌ لَيْسَ مِنْ جِنْسِ الْأَرْضِ. كَذَا فِي خِزَانَةِ الْفَتَاوَى. وَبِالْحَجَرِ عَلَيْهِ غُبَارٌ أَوْ لَمْ يَكُنْ بِأَنْ كَانَ مَغْسُولًا أَوْ أَمْلَسَ مَدْقُوقًا أَوْ غَيْرَ مَدْقُوقٍ كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ وَبِالطِّينِ الْأَحْمَرِ وَالْأَسْوَدِ وَالْأَبْيَضِ.

Şu sayacağımız şeylerle teyemmüm yapılır : Toprak, kum,
suyun dışında topraktan oluşan tuz, kireç, alçı, sürme, zırnık (yal­dızlı bir
maden), aşı, kibrit, fir£zer, (kıymetli bir maden) akîk, el­mas, zümrüt,
zeberced. Bahrü’r – Râık’te de böyledir.

Yakut ve mercanla da   teyemmüm yapılır.   Tebyîn’de de böyledir.

Kiremitle de teyemmüm yapılır. Sahih olan da budur.
Bahrü’r – Râık’te de böyledir. Zâhirü’r – rivâye de budur. Tebyîn’­de de
böyledir.

Toprak cinsinden olan testi ile teyemmüm yapılır. Ancak;
testinin   üzeri toprak   cinsinden olmayan   bir şeyle  
boyanmışsa, onunla teyemmüm yapılmaz. Hazânetü’I – Fetâvâ’da da
böyledir.

Üzerinde toz bulunan taşla teyemmüm
yapılır.

Yıkanmış, üzerinde toz bulunmayan taşlada teyemmüm yapılır.

Kaypak taş, ufanmış olsun veya olmasın onunla da
teyem­müm yapılır. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

Kırmızı balçıkla, beyaz balçıkla ve siyah balçıkla da
teyem­müm yapılır. Bedâi’de de böyledir.

San çamurla da teyemmüm yapılır. Hulâsa’da
böyledir.

Yeşil balçıkla da teyemmüm yapılır. Taitarhâniyye’de de
böyle­dir.

Nemlenmiş yerle ve yaş çamurla da teyemmüm yapılır.
Be­dâi’de de böyledir.

Başka şeyden yapılan değilde, madeni olan (topraktan
çı­karılmış bulunan) kalayla da teyemmüm yapılır. Serahsî’nın Muhıyt’inde de
böyledir.

Tuz’a Gelince :

Sudan meydana gelmiş tuz ile teyemmüm etmek, ittifakla
caiz olmaz.

Tuz, eğer dağdan/topraktan meydana gelmişse, bu durumda, onunla teyemmüm yapılır diyenler de vardır; yapılmaz diyenler de vardır. Bu iki kavil de sahihtir. Fakat, fetva, onunla teyemmümün caiz olduğu üzeredir. Bahrü’r – Râık’te de böyledir.

الْأَرْضُ إذَا احْتَرَقَتْ فَتَيَمَّمَ بِذَلِكَ التُّرَابِ الْأَصَحُّ أَنَّهُ يَجُوزُ. هَكَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Yanmış olan bir yerin toprağı ile teyemmüm etmek caiz­dir. Esahh olan da budur. Zahîriyye’de de böyledir.

وَلَوْ تَيَمَّمَ بِاللَّآلِئِ الْمَدْقُوقَةِ أَوْ غَيْرِ الْمَدْقُوقَةِ لَا يَجُوزُ وَلَوْ تَيَمَّمَ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ إنْ كَانَ مَسْبُوكًا لَا يَجُوزُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مَسْبُوكًا وَكَانَ مُخْتَلِطًا بِالتُّرَابِ وَالْغَلَبَةُ لِلتُّرَابِ جَازَ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَلَا يَجُوزُ بِالرَّمَادِ وَالْعَنْبَرِ وَالْكَافُورِ وَالْمِسْكِ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَلَا بِالْمَاءِ الْمُتَجَمِّدِ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Ufanmış veya ufanmamış inci (lü’lü) ile teyemmüm ya­pılmış olsa, bu caiz olmaz,

Altın veya gümüşle teyemmüm yapılmış olsa, bunlar eğor eritilmiş iseler, teyemmüm caiz olmaz. Fakat, eğer eritilmemiş ol­salar, yani topraktan çıkarıldı olan halde  durmakta olsalar, toprağa karışık olduğu zaman, toprak faz­la ise teyemmüm caizdir. Serahsî’nin Muhiyt’inde de böyle’dir.

Kül, anber, kâfur ve misk ile de teyemmüm caiz olmaz. Donmuş su (buz) ile de teyemmüm yapılmaz.

وَيَجُوزُ بِالْغُبَارِ مَعَ الْقُدْرَةِ عَلَى الصَّعِيدِ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ وَهُوَ الصَّحِيحُ .

Toprağa gücü yetenin, toz ile teyemmüm etmesi ise caiz­dir. Sirâcü’l – Vehhâc’da da böyledir. Ve bu şahindir.

Toz İle Teyemmüm Nasıl Yapılır:

وَصُورَةُ التَّيَمُّمِ بِالْغُبَارِ أَنْ يَضْرِبَ بِيَدَيْهِ ثَوْبًا أَوْ لِبَدًا أَوْ وِسَادَةً أَوْ مَا أَشْبَهَهَا مِنْ الْأَعْيَانِ الطَّاهِرَةِ الَّتِي عَلَيْهَا إغْبَارٌ فَإِذَا وَقَعَ الْغُبَارُ عَلَى يَدَيْهِ تَيَمَّمَ أَوْ يَنْفُضُ ثَوْبَهُ حَتَّى يَرْتَفِعَ غُبَارُهُ فَيَرْفَعُ يَدَيْهِ فِي الْغُبَارِ فِي الْهَوَاءِ فَإِذَا وَقَعَ الْغُبَارُ عَلَى يَدَيْهِ تَيَمَّمَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Toz ile teyemmüm yapılırken eller elbiseye veya üzerinde toz olan temiz keçeye, yastığa veya bunlara benziyen herhangi bir şeye vurulur. Bu vuruşla, ellere toz isabet ettiği zaman, teyem­müm edilir.

Hatta, bir kimse, elbisesini, toz yükselene kadar çırpar ve el­lerini havada olan toza kaldırarak, ellerine isabet eden toz ile de teyemmüm edebilir. Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ أَصَابَ الْغُبَارُ وَجْهَهُ وَيَدَيْهِ فَمَسَحَ بِهِ نَاوِيًا لِلتَّيَمُّمِ يَجُوزُ وَإِنْ لَمْ يَمْسَحْ لَا يَجُوزُ كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Bir kimsenin, yüzüne ve kollarına toz isadet etmiş olsa, teyemmüm niyyeti ile onunla meshederse, bu caiz olur; mesh etmez ise, teyemmümü caiz olmaz. Zahîriyye’de de böyledir.

وَلَوْ وَضَعَ يَدَيْهِ عَلَى حِنْطَةٍ أَوْ شَعِيرٍ أَوْ غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ الْحُبُوبِ فَلَصِقَ بِيَدَيْهِ غُبَارٌ فَإِنْ بَانَ أَثَرُهُ جَازَ بِهِ التَّيَمُّمُ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ وَإِنْ لَمْ يَبِنْ لَا يَجُوزُ هَكَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ.

Bir kimse, ellerini buğday, arpa ve benzeri şeylerin üzeri­ne koymuş olsa ve bu sebeble ellerine toz bulaşsa, bu tozun eseri görünmekte ise, onunla teyemmüm etmesi caiz olur. Sirâcü’I-Vehhâc’da da böyledir.

Fakat, eğer ellerinde toz eseri görünmezse, teyemmümü caiz ol­maz. Bahrü’r – Râık’ta da böyledir.

Toprağın Bir Başka Şeyle Karışık Halde Bulunması:

وَإِذَا خَالَطَ التُّرَابُ مَا لَيْسَ مِنْ جِنْسِهِ فَالْعِبْرَةُ لِلْغَلَبَةِ. هَكَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Toprak, kendi cinsinden olmayan bir şeyle karıştığı zaman, bu karışımda, çok olana itibar edilir. Zahîriyye’de de böyledir.

وَلَوْ كَانَ الْمُسَافِرُ فِي طِينٍ وَرَدْغَةٍ لَا يَجِدُ مَاءً وَلَا صَعِيدًا وَلَيْسَ فِي ثَوْبِهِ وَسَرْجِهِ غُبَارٌ يُلَطِّخُ ثَوْبَهُ أَوْ بَعْضَ جَسَدِهِ بِالطِّينِ فَإِذَا جَفَّ تَيَمَّمَ بِهِ وَلَا يَنْبَغِي أَنْ يَتَيَمَّمَ مَا لَمْ يَخَفْ ذَهَابَ الْوَقْتِ؛ لِأَنَّ فِيهِ تَلَطُّخُ الْوَجْهِ مِنْ غَيْرِ ضَرُورَةٍ فَيَصِيرُ بِمَعْنَى الْمُثْلَةِ وَإِنْ تَيَمَّمَ بِهِ أَجْزَأَهُ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ وَمُحَمَّدٍ رَحِمَهُمَا اللَّهُ لِأَنَّ الطِّينَ مِنْ أَجْزَاءِ الْأَرْضِ وَمَا فِيهِ مِنْ الْمَاءِ مُسْتَهْلَكٌ. هَكَذَا فِي الْبَدَائِعِ وَإِنْ صَارَ الطِّينُ مَغْلُوبًا بِالْمَاءِ فَلَا يَجُوزُ بِهِ التَّيَمُّمُ. هَكَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Misafir (yolcu) bir kimse, çamurlu bir yerde bulunmuş ol­sa da orada, su ve temiz toprak bulumasa; elbisesinde ve eğerinde de, teyemmüm yapacak toz, bulunmasa, bu durumda, elbisesine veya bedenine çamur bulaştırır ve kurduğu zaman onunla teyem­müm eder.

Fakat, bu durumda, vakit geçme korkusu olmadan, teyemmüm etmek doğru olmaz. Böyle yaptığı takdirde, zaruret olmadığı hal de, yüzüne çamur bulaştırmış olur.

Ancak,  yine de böyle  teyemmüm etmiş  olması,  İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Muhammed’e (R.A.) göre caizdir. Çünkü ça­mur, toprak cinsindendif.

Çamurun içinde olan su ise, müstehlaktir (giderilmesi mümkün olan dır) Bedai’de de böyledir.

Şayet, çamur, su ile karıştığında, su daha çok ise, onunla te­yemmüm caiz olmaz. Serahsî’nin Muhyt’inde de böyledir.

إذَا تَيَمَّمَ بِغُبَارِ الثَّوْبِ النَّجِسِ لَا يَجُوزُ إلَّا إذَا وَقَعَ التُّرَابُ بَعْدَمَا جَفَّ الثَّوْبُ. كَذَا فِي النِّهَايَةِ.

Pis olan bir elbisenin tozu ile yapılan teyemmüm caiz ol­maz. Ancak, bu elbise kuruduktan sonra —üzerinde— toprak vaki’ olursa, bu durumda teyemmüm caiz olur. Nİhâye’de de böyledir.

الْأَرْضُ إذَا أَصَابَتْهَا النَّجَاسَةُ فَيَبِسَتْ وَذَهَبَ أَثَرُهَا لَا يَجُوزُ التَّيَمُّمُ بِهَا. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir yere pislik isabet etse ve sonra o yer kurumuş olsa da, orada, pislik eseri de kalmasa; yine o yerde, teyemmüm etmek caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

Teyemmüm Ederken Üç Parmakla Meshetmek

لَا يَجُوزُ الْمَسْحُ بِأَقَلَّ مِنْ ثَلَاثَةِ أَصَابِعَ كَمَسْحِ الرَّأْسِ وَالْخُفَّيْنِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Teyemmüm esnasında, azaları meshederken, üç parmaktan daha az parmakla meshetmek caiz değildir. Nitekim, abdest alırken de, başa veya mestler üzerine mesh ederken, üç parmaktan daha noksan parmak kullanarak meshetmek de caiz değildir. Tebyîn’de de böyledir.

Suyu Kullanmaya Gücü Yetmeme, Teyemmümün Sebeplerindendir

(وَمِنْهَا عَدَمُ الْقُدْرَةِ عَلَى الْمَاءِ)

يَجُوزُ التَّيَمُّمُ لِمَنْ كَانَ بَعِيدًا مِنْ الْمَاءِ مِيلًا هُوَ الْمُخْتَارُ فِي الْمِقْدَارِ سَوَاءٌ كَانَ خَارِجَ الْمِصْرِ أَوْ فِيهِ وَهُوَ الصَّحِيحُ وَسَوَاءٌ كَانَ مُسَافِرًا أَوْ مُقِيمًا. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ لَا يَجُوزُ التَّيَمُّمُ لِعَدَمِ الْمَاءِ فِي الْمِصْرِ وَكَذَا الْقُرَى الَّتِي لَا يُفَارِقُهَا أَهْلُهَا أَوْ أَكْثَرُهُمْ نَهَارًا وَذُكِرَ عَنْ السُّلَمِيُّ جَوَازُ ذَلِكَ وَالصَّحِيحُ عَدَمُ الْجَوَازِ وَالْخِلَافُ بَعْدَ الطَّلَبِ، وَأَمَّا قَبْلَهُ فَلَا يَجُوزُ إجْمَاعًا. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ

Sudan, bit mil uzakta bulunan kimsenin, teyemmüm yap­ması caiz olur. Muhtar olan budur. Bu mesafenin, şehir dışında bu­lunması ile şehir içinde bulunması arasında bir fark yoktur. Sahih olan da budur. Teyemmüm edecek kimsenin, mukîm veya misa­fir (yolcu) olma halleri de müsavidir. Tebyîn’de de böyledir.

Herhangi bir şehirde, susuzluktan dolayı teyemmüm etmek
caiz olmaz.

Gündüz, halkının çoğu içinde bulunan köyde, şehir
gibi­dir. Sülemî’nin, burada teyemmüm’ün caiz olacağını söylediği
nak­ledilmiştir. Fakat, sahih olan ise, bu köyde de teyemmümün caiz
ol­madığıdır.

Buradaki görüş ayrılığı, o muhitte suyu arayıp sorma halinden sonradır. Suyu arayıp sormadan teyemmümün caiz olmadığı husu­sunda, âlimlerimizin hepsi ittifak etmişlerdir. Sirâcül – Vehhâc’da böyledir.

Mil, Nasıl Bir Uzunluk Ölçüsüdür:

وَأَقْرَبُ الْأَقْوَالِ أَنَّ الْمِيلَ وَهُوَ ثُلُثُ الْفَرْسَخِ أَرْبَعَةُ آلَافِ ذِرَاعٍ طُولُ كُلِّ ذِرَاعٍ أَرْبَعٌ وَعِشْرُونَ أُصْبُعًا وَعَرْضُ كُلِّ أُصْبُعٍ سِتُّ حَبَّاتِ شَعِيرٍ مُلْصَقَةٌ ظَهْرَ الْبَطْنِ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ

Mil, fersahın üçte biridir. Yâni 4000 arşındır.

Her arşının uzunluğu 24 parmak ve her parmağın uzunluğu da birinin karnı, diğerinin sırtına bitişik altı arpanın mesafesidir. Bu hususta, sözlerin en isabetlisi budur- ve Tebyîn’de de böyledir.

1 mil =.3.032 metredir. (Yaklaşık olarak)

وَالْمُعْتَبَرُ الْمَسَافَةُ دُونَ خَوْفِ الْوَقْتِ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ

Bundan daha az olan bir mesafeye, ancak vaktin dar ol­duğu ve namaz vaktinin geçme ihtimalinin bulunduğu zaman itibar edilir.

وَيَتَيَمَّمُ لِخَوْفِ سَبُعٍ أَوْ عَدُوٍّ سَوَاءٌ كَانَ خَائِفًا عَلَى نَفْسِهِ أَوْ عَلَى مَالِهِ. هَكَذَا فِي الْعِنَايَةِ أَوْ لِخَوْفِ حَيَّةٍ أَوْ نَارٍ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ وَكَذَا لَوْ كَانَ عِنْدَ الْمَاءِ لِصٌّ أَوْ ظَالِمٌ يُؤْذِيهِ يَتَيَمَّمُ. كَذَا فِي الْقُنْيَةِ وَفِي النُّتَفِ يَتَيَمَّمُ لِخَوْفِ ضَيَاعِ الْوَدِيعَةِ أَوْ قَصْدِ غَرِيمٍ لَا وَفَاءً بِدِينِهِ كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ وَالْكِفَايَةِ.

Teyemmüm, vahşi hayvan veya düşman korkusundan do­layı
da yapılabilir. Bu durumda, kendi cam veya malı dolayısıyla korkmuş olması
müsavidir,

Inâye’de : «Yılan ve ateş korkusu sebebi ile de teyemmüm
yapılır.» denilmiştir. Tebyîn’de de böyledir.

Suyun yanında, hırsız veya kendisine eza verecek zalim
bir kimse bulunduğu zaman da, bir kimse teyemmüm yapabilir. Kunye’de de
böyledir.

Netf’de de : «Eşyaları kaybetme veya borçlu olduğu şahsın alacağını istemesi korkusundan teyemmüm yapılır.» denilmiştir. Zahidi ve Kifâye’de de böyledir.

وَكَذَا إذَا خَافَتْ الْمَرْأَةُ عَلَى نَفْسِهَا بِأَنْ كَانَ الْمَاءُ عِنْدَ فَاسِقٍ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ وَالنَّهْرِ الْفَائِقِ.

Bir kadın, suyun yanında bulunan fasık bir kim­senin kendisine tasallut edeceğinden korkarsa, teyemmüm eder. Bahrü’r – Râık’ta ve Nehrül – Fâık’ta da böyledir.

وَكَذَا إذَا خَافَ الْعَطَشَ عَلَى نَفْسِهِ أَوْ رَفِيقِهِ الْمُخَالِطِ لَهُ أَوْ آخَرَ مِنْ أَهْلِ الْقَافِلَةِ أَوْ دَابَّتِهِ أَوْ كِلَابِهِ لِمَاشِيَتِهِ أَوْ صَيْدِهِ فِي الْحَالِ أَوْ ثَانِي الْحَالِ وَكَذَا إذَا كَانَ مُحْتَاجًا إلَيْهِ لِلْعَجْنِ دُونَ اتِّخَاذِ الْمَرَقَةِ وَيَجُوزُ التَّيَمُّمُ إذَا خَافَ الْجُنُبُ إذَا اغْتَسَلَ بِالْمَاءِ أَنْ يَقْتُلَهُ الْبَرْدُ أَوْ يُمْرِضَهُ هَذَا إذَا كَانَ خَارِجَ الْمِصْرِ إجْمَاعًا فَإِنْ كَانَ فِي الْمِصْرِ فَكَذَا عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ خِلَافًا لَهُمَا وَالْخِلَافُ فِيمَا إذَا لَمْ يَجِدْ مَا يَدْخُلْ بِهِ الْحَمَّامَ فَإِنْ وَجَدَ لَمْ يَجُزْ إجْمَاعًا وَفِيمَا إذَا لَمْ يَقْدِرْ عَلَى تَسْخِينِ الْمَاءِ فَإِنْ قَدَرَ لَمْ يَجُزْ هَكَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ

Kendisinin veya arkadan gelip kendisine kavuşacak olan kafilede bulunanların veyahut da bir hayvanın, av köpeğinin, bekçi köpeğinin susuz kalacağından korkan bir kimse, —yanında bulunan su ile abdest almayı veya gusletmeyi terkederek teyemmüm eder.

Yanındaki suya, çorba pişirmek için değil de hamur
yoğurmak için muhtaç olan kimse de, o su, yanında bulunmasına rağmen teyemmüm
eder.

Şehir haricinde bulunan cünüp bir kimse, su ile
yıkandığı zaman, Öleceğinden veya hasta olacağından korkarsa, teyemmüm etmesi
caiz olur.

İmâmı A’zam Ebû Hanife’ye göre, bu kimse, şehirde olsa
bi­le, teyemmüm etmesi yine caiz olur. Fakat, diğer iki imamımıza gö­re caiz
olmaz.

Buradaki görüş ayrılığı, o şehirde hamam bulunmadığı
zaman­dır. Eğer hamam varsa, o kimsenin teyemmüm etmesinin caiz olma­dığı
hususunda, imamlarımızın ittifakı vardır.

Bir kimsenin, hamamın suyunun çok sıcak olmasından do­layı, onunla gusletmeye gücü yetmezse, o kişinin teyemmüm etmesi caiz olur. Gusletmeye gücü yeterse, teyemmümü caiz olmaz. Sirâcül -Vehhâc’da da böyledir.

وَإِذَا خَافَ الْمُحْدِثُ إنْ تَوَضَّأَ أَنْ يَقْتُلَهُ الْبَرْدُ أَوْ يُمْرِضَهُ يَتَيَمَّمُ. هَكَذَا فِي الْكَافِي وَاخْتَارَهُ فِي الْأَسْرَارِ لَكِنَّ الْأَصَحَّ عَدَمُ جَوَازِهِ إجْمَاعًا كَذَا فِي النَّهْرِ الْفَائِقِ وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ لَا يُبَاحُ لَهُ التَّيَمُّمُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَفَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Abdesti olmayan bir kimse, abdest almaya, suyun veya ha­vanın soğuk olmasından dolayı, öleceğinden veya hasta olacağından korkarsa, bu kişi teyemmüm eder. Kâfî’de de böyledir. Esrâr’da da, bu kavil ihtiyar edilmiştir.

Fakat, esahh olan, bu durumda teyemmümün caiz olmayışıdır ve bu husustada ittifak vardır, Nehrü – Fâık’ta da böyledir. Ve sahih olan, o kimse için teyemmüm etmenin mubah olmayışıdır. Hulâsa ve Fetavâyi Kâdıhân’da da böyledir.

وَلَوْ كَانَ يَجِدُ الْمَاءَ إلَّا أَنَّهُ مَرِيضٌ يَخَافُ إنْ اسْتَعْمَلَ الْمَاءَ اشْتَدَّ مَرَضُهُ أَوْ أَبْطَأَ بُرْؤُهُ يَتَيَمَّمُ لَا فَرْقَ بَيْنَ أَنْ يَشْتَدَّ بِالتَّحَرُّكِ كَالْمُشْتَكِي مِنْ الْعَرَقِ الْمَدَنِيِّ وَالْمَبْطُونِ أَوْ بِالِاسْتِعْمَالِ كَالْجُدَرِيِّ وَنَحْوِهِ أَوْ كَانَ لَا يَجِدُ مَنْ يُوَضِّئُهُ وَلَا يَقْدِرُ بِنَفْسِهِ فَإِنْ وَجَدَ خَادِمًا أَوْ مَا يَسْتَأْجِرُ بِهِ أَجِيرًا أَوْ عِنْدَهُ مَنْ لَوْ اسْتَعَانَ بِهِ أَعَانَهُ فَعَلَى ظَاهِرِ الْمَذْهَبِ أَنَّهُ لَا يَتَيَمَّمُ؛ لِأَنَّهُ قَادِرٌ. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ وَيُعْرَفُ ذَلِكَ الْخَوْفُ إمَّا بِغَلَبَةِ الظَّنِّ عَنْ أَمَارَةٍ أَوْ تَجْرِبَةٍ أَوْ إخْبَارِ طَبِيبٍ حَاذِقٍ مُسْلِمٍ غَيْرِ ظَاهِرِ الْفِسْقِ. كَذَا فِي شَرْحِ مُنْيَةِ الْمُصَلِّي لِإِبْرَاهِيمَ الْحَلَبِيِّ.

Hasta olan bir kimse, abdest veya gusül için su bul­muş olsa; fakat, suyu kullanması hâlinde, hastalığının şiddetlenme­sinden veya hastalığının iyileşmesinin gecikmesinden korksa, bu irimse teyemmüm eder.

Hareket sebebi ile damar ve kan ağrılarından şikayetçi olan kimse ile, kabarcık ve emsali bir hastalığı olan kimsenin, suyu kullanması arasında bir fark yoktur. Bunlar teyemmüm eder.

Bir kimsenin, bizzat kendisinin suyu kullanmaya gücü
yet­mez ve kendisine abdest aldıracak birisi de bulunmazsa, bu kimse de teyemmüm
eder.

Fakat, şayet bir hizmeittçisi bulunur veya suyu dökmek üzere bir ücretli tutar veya yardım istediği zaman kendisine yardım edecek birisi olursa, zâhir-i mezheb üzere o kimsenin teyemmüm et­mesi caiz olmaz. Çünkü, o kimse suyu kullanmaya gücü yetecek bir durumdadır. Fethü’l – Kadîr’de de böyledir.

O yukarıda bahsettiğimiz korkular; ya, delillerine bakılarak vuku bulacağına dair zann-ı galip hasıl olmakla veya tecrübe ile veyahut da fasıkhğı açıkça belli olmayan, müslümn hazık (bilgili) bir doktorun haber vermesi ile bilinebilir veya sabit olabilir. İbrâhîm Halebî’nin Münyetüî – Musallî Şerhi’nde de böyledir.

وَإِنْ كَانَ بِهِ جُدَرِيٌّ أَوْ جِرَاحَاتٌ يُعْتَبَرُ الْأَكْثَرُ مُحْدِثًا كَانَ أَوْ جُنُبًا فَفِي الْجَنَابَةِ يُعْتَبَرُ أَكْثَرُ الْبَدَنِ وَفِي الْحَدَثِ يُعْتَبَرُ أَكْثَرُ أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ فَإِنْ كَانَ الْأَكْثَرُ صَحِيحًا وَالْأَقَلُّ جَرِيحًا يُغْسَلُ الصَّحِيحُ وَيُمْسَحُ عَلَى الْجَرِيحِ إنْ أَمْكَنَهُ وَإِنْ لَمْ يُمْكِنْهُ الْمَسْحُ يَمْسَحُ عَلَى الْجَبَائِرِ أَوْ فَوْقَ الْخِرْقَةِ وَلَا يَجْمَعُ بَيْنَ الْغُسْلِ وَالتَّيَمُّمِ. وَإِنْ كَانَ نِصْفُ الْبَدَنِ صَحِيحًا وَالنِّصْفُ جَرِيحًا اخْتَلَفَ الْمَشَايِخُ فِيهِ وَالْأَصَحُّ أَنَّهُ يَتَيَمَّمُ وَلَا يَسْتَعْمِلُ الْمَاءَ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَهَكَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي جَمْعِ الْعُلُومِ لَهُ التَّيَمُّمُ فِي كُلِّهِ لِخَوْفِ الْبَقِّ أَوْ مَطَرٍ أَوْ حَرٍّ شَدِيدٍ. كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ وَالْكِفَايَةِ

Eğer, bir kimsenin, vücudunda kabarcık veya yara
bulunur­sa, bu durumda, abdestsizin veya cünübün, yarasının çokluk mikta­rına
itibar edilir.

Cünüb kimsede itibar, o kimsenin vücudunun ekserisinin
yara­lı olmasınadır.

Abdestsiz kimsede ise, abdest azalarının ekserisinin
yaralı ol­masına itibar edilir.

Eğer, bedenin veya abdest azalarının çoğu, sağlam ve sıhhatli ve ancak azı yaralı ise, sağlam olan yerler yıkanır; yaralı olan yerler ise meshedilir. Hem yıkanıp hem de teyemmüm edilemez. Ya­ni, bunun ikisi bir arada yapılamaz.

Bedenin, yarısının sağlam ve yarısının da yaralı olması ha­linde, meşayih arasında ihtilaf vardır. Fakat, esahh olan, bu durum­da su kullanmayıp, teyemmüm etmektir. Hulasa’da ve Muhıyt’te de böyledir.

Cem’ıı’l – Ulûm’da : «Sivrisinek veya şiddetli  yağmur ve şiddetli sıcak korkusundan da teyemmüm edilir.» denilmiştir. Zâhidi ve Kifâye’de de böyledir.

الْمُسَافِرُ إذَا انْتَهَى إلَى بِئْرٍ وَلَيْسَ معه دَلْوٌ كان له أَنْ يَتَيَمَّمَ وَكَذَا إذَا كان معه دَلْوٌ وَلَيْسَ معه رِشَاءٌ قالوا هذا إذَا لم يَكُنْ معه مِنْدِيلٌ فَإِنْ كان معه مِنْدِيلٌ لَا يَتَيَمَّمُ وَلَوْ كان مع رَفِيقِهِ دَلْوٌ مَمْلُوكٌ له وقال له رَفِيقُهُ انْتَظِرْ حتى استقى الْمَاءَ ثُمَّ ادفعه إلَيْك فَالْمُسْتَحَبُّ له أَنْ يَنْتَظِرَ وان تَيَمَّمَ ولم يَنْتَظِرْ جَازَ كَذَا في فتاوي قَاضِي خَانْ

Kuyunun başında bulunan bir yolcu (misafir) eğer
yanın­da kovası yoksa teyemmüm eder.

Kovası olan, fakat yanında ipi bulunmayan yolcu da te­yemmüm eder. Ancak, «bu kişinin teyemmüm edebilmesi, yanında (ip yerine geçecek bir bez parçası) bulunmaması şartına bağlıdır; yanında böyle bir şey bulunursa, teyemmüm edemez.» demişlerdir.

Şayet, yolcunun arkadaşının, yanında bir kovası olsa ve
o kendisine : «Ben su içene kadar bekle, kovayı sana vereyim.» de­miş olsa,
müstehâb olan, yolcunun, arkadaşının kovasını vermesini
beklemesidir.

Fakat, beklemeyip teyemmüm etmiş olsa, bu da caizdir. Fetâva-yî Kâdîhân’da da böyledir.

وَلَا يَتَيَمَّمُ عِنْدَ وُجُودِ آلَةِ التَّقْوِيرِ في نَهْرٍ جَامِدٍ تَحْتَهُ مَاءٌ وَقِيلَ يَتَيَمَّمُ وفي جَمَدٍ أو ثَلْجٍ وَمَعَهُ آلَةُ الذَّوْبِ لَا يَتَيَمَّمُ وَقِيلَ يَتَيَمَّمُ وَالظَّاهِرُ الْأَوَّلُ مِنْهُمَا كما لَا يَخْفَى هَكَذَا في الْبَحْرِ الرَّائِقِ

Kendisinde buzu delecek alet bulunan  bir kimse, altında su bulunan buz tutmuş bîr nehrin yanında, teyemmüm yapmaz. Bu hususta, teyemmüm edebilir diyenler de olmuştur.

Buz veya kar’ın yanında bulunan bir kimsenin, onlan erite­cek bir aleti var ise, teyemmüm yapması caiz olmaz. Bu durumda teyemmüm edebilir, diyenlerde olmuştur; fakat doğrusu, teyemmüm yapmasının caiz olmadığıdır. Bahrü’r – Râık’ta da böyledir.

الاسير في دَارِ الْحَرْبِ إذَا مَنَعَهُ الْكَافِرُ عن الْوُضُوءِ وَالصَّلَاةِ يَتَيَمَّمُ ويصلى بِالْإِيمَاءِ ثُمَّ يُعِيدُ إذَا خَرَجَ وَكَذَا الرَّجُلُ إذَا قال لِغَيْرِهِ أن تَوَضَّأْتَ حَبَسْتُك أو قَتَلْتُك فإنه يُصَلِّي بِالتَّيَمُّمِ ثُمَّ يُعِيدُ كَذَا في فَتَاوَى قَاضِي خَانْ

Dâr-ı harb’de esir olan bir kimseyi, kâfir abdest
almaktan, namaz kılmaktan, teyemmüm etmekten men ettiği zaman, o kimse îmâ ile
namazını kılar. Kurtulduktan sonra da, bu namazlarını iade
eder.

Bir adam; diğer bir kimseye ;   «Eğer abdest   alırsan, seni hapsederim veya öldürürüm» derse, bu kimse abdest almaz; teyem­müm ile namazını kılar ve sonra yine bu namazı iade eder. Fetâvâyî Kâdîhân’da da böyledir.

 الْمَحْبُوسُ في السِّجْنِ يُصَلِّي بِالتَّيَمُّمِ وَيُعِيدُ بِالْوُضُوءِ لِأَنَّ الْعَجْزَ إنَّمَا تَحَقَّقَ بِصُنْعِ الْعِبَادِ وَصُنْعُ الْعِبَادِ لَا يُؤَثِّرُ في إسْقَاطِ حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى وَلَوْ حُبِسَ في السَّفَرِ يَتَيَمَّمُ وَيُصَلِّي وَلَا يُعِيدُ لِأَنَّهُ انْضَمَّ عُذْرُ السَّفَرِ إلَى الْعَجْزِ الْحَقِيقِيِّ وَالْغَالِبُ في السَّفَرِ عَدَمُ الْمَاءِ 1 فَتَحَقَّقَ الْعَدَمُ من كل وَجْهٍ كَذَا في مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ

Zindanda mahpus olan bir kimse,  su yoksa  teyemmüm îe namazını kılar ve kurtulunca, bu
namazları abdestle iade eder.

Çünkü bu durumlarda, suyu bulmaktan aciz kalmak, gerçekten kulların (ölümle, hapisle tehdid edenlerin veya hapsedenlerin) isteği ile tahakkuk ediyor. Ve kulların isteği, Allahu Teâlâ’nm hakkım : iskât etmeye, (düşürmeye) müessir değildir.

Bir kimse, yolculukta hapsedilmiş olsa, teyemmüm eder ve namazını kılar. Sonradan da bu namazları iade etmez. Çünkü, bu­rada hakiki acizlik durumuna, yolculuk özrü de inzimam etmiştir, (eklenmiştir, katılmıştır.) Ve galip olan ihtimâl de yolculuk esna­sında .suyun bulunmayışıdır. Bu durumda ise, suyun yokluğu her ci­hetten tahakkuk etmiş olmaktadır. Serahsnin Muhıyt’ınde de böy­ledir.

وَالْأَصْلُ انه مَتَى امكنه اسْتِعْمَالُ الْمَاءِ من غَيْرِ لُحُوقِ ضَرَرٍ في نَفْسِهِ أو مَالِهِ وَجَبَ اسْتِعْمَالُهُ وما هامش زَادَ على ثَمَنِ الْمِثْلِ ضَرَرٌ فَلَا يَلْزَمْهُ بِخِلَافِ ثَمَنِ الْمِثْلِ كَذَا في الْبَحْرِ الرَّائِقِ

Aslolan, nefsine veya malına bir zarar dokunmaması
halin­de, bir kimsenin imkan Ölçüsünde suyu kullanmasının vacib
oluşu­dur.

Suyun mislinin değerinden fazlası zarardır. Mislinin değerinden fazla bir ücretle, —abdest için— su satın alması gerekmez. Bahrü’r – Râık’te de böyledir.

Teyemmümün Sıhhati İçin, Talep De Gereklidir

وَمِنْهَا الطَّلَبُ مُسَافِرٌ غَلَبَ على ظَنِّهِ أَنَّ بِقُرْبِهِ مَاءً وَجَبَ الطَّلَبُ بِقَدْرِ غَلْوَةٍ وَلَا يَجِبُ الطَّلَبُ عليه بِغَيْرِ غَلَبَةِ ظَنٍّ أو اخبار كَذَا في الْكَافِي

Bir yolcu (misafir), o civarda suyun bulunduğunu, galip bîr zann ile zannederse, bir ok atımı —400 arşın kadar suyu sorup araması kendisine vacib olur

Şayet, kendisine haber veren bulunmaz ve orada su bulu­nabileceğine, kendisinin de galip zannı olmazsa; su araması, o kim­se üzerine vacib olmaz. Kâfi’de de böyledir.

وإذا شَكَّ يُسْتَحَبُّ له الطَّلَبُ وان لم يَشُكَّ يَتَيَمَّمُ ولم يَكُنْ تَارِكًا للافضل هَكَذَا في السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ

O civarda— suyun bulunup, bulunmayacağı konusunda
şüpheye düşerse, o kimsenin suyu araması müstehâb olur.

Fakat, böyle bir şüpheye düşmezse, teyemmüm eder. Efdal olanı, su aramayı terk etmemesidir. Sîrârüîl – Vehhâc’da da böy­ledir.

 وَالْغَلْوَةُ اربعمائه ذِرَاعٍ كَذَا في الظَّهِيرِيَّةِ

Bir ğulve, 400 arşındır. Zâhîriyye’de de böyledir.

 وَلَوْ بَعَثَ من يَطْلُبُهُ له كَفَاهُ عن الطَّلَبِ بِنَفْسِهِ وَلَوْ تَيَمَّمَ من غَيْرِ طَلَبٍ وَصَلَّى ثُمَّ طَلَبَهُ بَعْدَ ذلك فلم يَجِدْهُ وَجَبَ عليه الاعادة عِنْدَهُمَا خِلَافًا لِأَبِي يُوسُفَ كَذَا في السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ

Bir adamın, su aramak için başka birini göndermiş
olma­sı, bizzat kendisinin araması gibi kafî gelir.

Bir adam, suyu arayıp sormadan, teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra arayıp sorsa ve fakat bulamazsa; bu durumda» İmam-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.Â.) ‘e göre, o kimsenin namazım iade etmesi gerekir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre ise, iade etmesi gerekmez. Sirâcü’l-Vehhâc’da da böyledir.

 وَلَوْ قَرُبَ من الْمَاءِ ولم يَعْلَمْ بِهِ ولم يَكُنْ بِحَضْرَتِهِ من يَسْأَلُهُ اجزأه التَّيَمُّمُ وأن كان بِحَضْرَتِهِ من يَسْأَلُهُ فلم يَسْأَلْهُ حتى تَيَمَّمَ وَصَلَّى ثُمَّ سَأَلَ فاخبره بِمَاءٍ قَرِيبٍ لم تَجُزْ صَلَاتُهُ كَاَلَّذِي نَزَلَ بِالْعُمْرَانِ أن لم يَطْلُبْ الْمَاءَ لم يَجُزْ تَيَمُّمُهُ وان سَأَلَهُ في الِابْتِدَاءِ فلم يُخْبِرْهُ حتى تَيَمَّمَ وَصَلَّى ثُمَّ أُخْبِرَ بِمَاءٍ قَرِيبٍ جَازَتْ صَلَاتُهُ لِأَنَّهُ فَعَلَ ما عليه كَذَا في مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ

Bir kimse, soracak kimse bulamadığından ve kendisinin de bilmediğinden dolayı, çok yakınında bulunan bir suyun yanında, teyemmüm edip namaz kılmış olsa, bu caizdir.

Fakat, eğer soracak kimse olduğu halde, sormadan teyem­müm eder ve namaz kılarsa; namaz kıldıktan sonra da bir kimseye sorar ve o da, suyun, yakın olduğunu haber verirse, kılmış bulundu­ğu namaz caiz olmaz. Tıpkı bir kimsenin, (yolcunun) ma’mûr bir yere inip de, su aramadan teyemmüm etmesinin caiz olmadığı gi­bi…

Fakat, bir kimse, suyu gördüğü halde, kendisine haber verilmez, o da, teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra, suyun yakınlı­ğı haber verilirse, o kimsenin namazı caizdir. Çünkü o kimse, üzeri­ne düşeni (arayıp sorma) yapmıştır. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

 لو كان مع رَفِيقِهِ مَاءٌ فَظَنَّ انه أن سَأَلَهُ أَعْطَاهُ لم يَجُزْ التَّيَمُّمُ وان كان عِنْدَهُ انه لَا يُعْطِيهِ يَجُوزُ التَّيَمُّمُ وان شَكَّ في الاعطاء وَتَيَمَّمَ وَصَلَّى فساله واعطاه يُعِيدُ كَذَا في الْكَافِي وَهَكَذَا في شَرْحِ الزِّيَادَاتِ لِلْعَتَّابِيِّ

Arkadaşının yanında su bulunan ve istediği zaman
kendisi­ne verebileceğini zanneden bir kimse, arkadaşından su istemeden,
teyemmüm yapmış olsa, bu teyemmümü caiz olmaz.

Fakat, istediği halde, arkadaşı, yanında olan suyu vermezse o kimsenin teyemmümü caiz olur.

Fakat, bu kimse, arkadaşının, suyu verip vermiyeceğinde tereddüd eder, istemeden teyemmüm ile namaz kılar ve sonra, is­teyince arkadaşı da verirse; o kimse, kılınmış bulunduğu namazını iade eder. ‘itâbinin Ziyâdât Şerhi’nde de böyledir. Kâfi’de de böy­ledir.

 وان مَنَعَهُ قبل شُرُوعِهِ واعطاه بَعْدَ فَرَاغِهِ لم يُعِدْ وان أبي أَنْ يُعْطِيَهُ الا بِثَمَنِ الْمِثْلِ أن لم يَكُنْ معه ثَمَنُهُ تَيَمَّمَ وان كان لم يَتَيَمَّمْ وان لم يَبِعْ إلَّا بِغَبْنٍ فَاحِشٍ وهو ضِعْفُ الْقِيمَةِ تَيَمَّمَ هَكَذَا في الْكَافِي

Fakat, o kimse şayet suyu, teyemmüme başlamadan önce vermez de, namaz bittikten sonra verirse, o kimsenin, kılmış bulun­duğu namazını iade etmesi gerekmez.

Fakat, eğer o adam, suyun değeri kadar para vermeden
su­yu vermek istemez ve su isteyen kimsenin de parası olmazsa, teyem­müm eder.
Fakat, parası varsa, suyu alır ve teyemmüm etmez.

Ancak, su sahibi, gabn-i fahiş değerinin iki misli bedelden aşağıya satmaz, o suyu olmayarak teyemmüm eder. Kâfi’de de böy­ledir.

وَتُعْتَبَرُ قِيمَةُ الْمَاءِ في اقرب الْمَوَاضِعِ من الْمَوْضِعِ الذي يَعِزُّ فيه الْمَاءُ كَذَا في فَتَاوَى قَاضِي خَانْ

Bu durumda, suyun kıymeti takdir edilirken, oraya en ya­kın olan yerin, suyunun kıymetine i’tibar olunur. Fetavâyi Kâdihân’da böyledir.

الْمُتَيَمِّمُ المصلى رَأَى مع رَفِيقِهِ مَاءً فان كان اكبر رايه أَنْ يُعْطِيَهُ يَقْطَعُ صَلَاتَهُ وان كان يَشُكُّ فيه يَمْضِي على صَلَاتِهِ فَإِنْ أَتَمَّ يَسْأَلُهُ فَإِنْ أَعْطَاهُ توضا وَأَعَادَ الصَّلَاةَ وان أبي تَمَّتْ صَلَاتُهُ وان أَعْطَاهُ بَعْدَمَا أَبَى لم يَنْتَقِضْ ما مَضَى كَذَا في محيط السَّرَخْسِيِّ

Teyemmüm ile namaz kılmakta olan bir kimse, namaz
es­nasında, arkadaşının suyunu görse, eğer, o arkadaşının, suyu kendi­sine
vereceğine dair görüşü kuvvetli ise, namazını bozar.

Fakat, arkadaşının suyu verip vermiyeceği hususunda
tereddüd ederse, namazına devam eder. Ve, namazını bitirince suyu ister. Şayet,
arkadaşı suyu verirse, abdest alıp namazını iade eder. Eğer vermezse, namazını
tamamlar.

Fakat, önce suyu vermekten kaçınır ve sonra da verirse,
o kim­senin, teyemmümü de namazı da bozulmaz. Serahsî’nin Muhıyt’in-de de
böyledir.