Abdestîn Farzları

Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerhn’mde:

«Ey İman edenler, namaz kılmak istediğiniz zaman yüzlerini­zi yıkayınız ve dirseklerinizle beraber etlerinizi de yıkayınız. Baş­larınızı mesnediniz. Ve topuklarla birlikte ayaklarınızı da yıkayı­nız.» buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi abdestin, dört farzı vardır:

1- Yüzü Yıkamak

Gasl, isâle demektir. îsâle ise yıkanan uzvun üzerinden suyu akıtmak demektir. Mesh ise, dokunmak demektir. Hidâye’de de böyle ta’rif edilmiştir- Tahâvî Şerhinde: «Abdestte suyu akıt­mak şarttır.» denilmiştir. Zâhiru’r-rivaye’de su damlamazsa, abdest caiz olmaz.

Ebû Yûsuf (R-A.)’a göre, suyun damlaması şart değildir.

Kar konusuna gelince : Kar ile abdest  alındığı zaman, eğer sulu olur ve ondanbi? -iki veya    daha fazla su damlarsa, onunla alınan abdest icmâen caiz olur.

Eğer, söylenenin aksi olursa, yani kardan hiç su damlamazsa, bu durumda İmâmı A’zam Ebû Hantfe (RA) ve İmâm Muham-med (R.A.)in kavillerine göre, abdest caiz olmaz. İmâm Ebû Yû­suf CR.A.) göre ise, caiz olur. Zehiyre’de de böyledir.

Sahih olan ise;   İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhammed  (R.A.) in kavilleridir. Muzmarât’ta da böyledir-

Yüzün Hududu

Zâhirü’r-rivâye’de ve Bedâi’de yüzün haddi zikredilmemiş-tir. Muğnî’de ise : «Yüz, saçın bittiği yerden, sakal ve çene altına, kulakların köklerine kadar olan yerdir.» denilmiştir. Hidâye Şerhi Aynî’de de böyledir.

Başın ön kısmının saçı dökülmüşse, suyu oraya kadar ulaştırmak gerekmez. Esahh olan budur. Hülâsa’da da böyledir. Zâhidî’de de sahih olarak zikredilen bu kavildir.

Saçı yüzüne inmiş olan kimsenin o saçı yıkaması vâcibdir. Hidâye şerhi Aynî’de de böyledir,

Gözlerin içine suyu iletmek, vacib de değildir, sünnet de değildir.

Suyun, gözlerin kenarına ve göz kapaklarının uçlarına varma­sı için; gözü kapatıp açmak mükellefiyeti de yoktur. Zâhiriyye’de de böyledir.

Fâkih Ahmed bin İbrahim’den gelen bir rivayete göre, yüzü­nü yıkayan kimse, gözlerini şiddetle kaparsa abdesti caiz olmaz. Muhıyt’te de böyledir.

Göz pınarlarına suyu  iletmek ise,   vacibtir.  Hulâsa’da da böyledir.

Ağrıdan   dolayı gözü çapaklanmış olan kimsenin, gözle­rini kapattığı zaman, gözlerinin dışında kalan çapağın altına su­yun ulaşması vaciptir- İçte kalan çapağın altına ulaşması ise, va­cib değildir. Zahidi de de böyledir.

Dudağa gelince:  Dudaklar yumulduğu zaman, dışarıda kalan kısımları yüzün hududu içine girer. Bu durumda görünme­yen kısımları işe ağza tabidir. Sahih olan budur. Hulâsa’da da böy­ledir.

Sakal başlangıcı ile kulak yumuşağı arasında kalan beyaz yerin abdest alırken yıkanması ise her halükârda vacibtir. Tahâvî’de kitabında böyle demiş ve bunu sahih görmüştür. Alimleri­mizin ekserisi de bu görüştedir. Zehiyre’de de böyledir.

Bıyığın ve kaşların kılları ile çenedeki sakal yıkanır. Kıl­ların dibine suyu iletmek ise yacîb değildir. Ancak, kıllar az oldu­ğu zaman, suyu altlarına ulaştırmak yani diplerini yıkamak gere­kir. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

Nısab’da : «Abdest alan kimsenin, bıyığının uzun olmasından dolayı, su altlarına ulaşmazsa, bu kimsenin aldığı abdest caiz olur.» denilmiştir. Fetvâ’ıda bunun üzeredir. Ancak, gusül bunun aksinedir ve suyu o kılların altına ulaş­tırmak gereklidir. Muzmarât’ta da böyledir.

Ebû Hanîfe (R.A.)’ye göre, sakalın dörtte birini meshet-mek farzdır. Vikaye Şerhi’nde de böyledir. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed (R.A,)’den rivayet edildiğine göre, gerçekten sakalın üzerine suyun uğratıl­ması vacibtir. En sahih olan kavil de budur. Tebyîn’de de bu ka­vil sahih görülmüştür, Zâhidî’de de böyledir.

Çeneden sarkmakta olan kılları yıkamak vâcib değildir. Mu­hıyt’te de böyledir.

Çenedeki kıllar, yıkandıktan sonra tıraş edilse, çenenin yeni­den yıkanması gerekmez.

Kaş ve bıyığın tıraş edilmesi halinde de durum böyledir. Başa meshettikten sonra tıraş olmakla ve abdest aldıktan son­ra tırnak kesmekle, abdest bozulmaz veya bunların tekrar mesh edilmesı yahut yıkanması gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böy­ledir.[

2- Elleri Yıkamak

وَالْمِرْفَقَانِ يَدْخُلَانِ فِي الْغَسْلِ عِنْدَ عُلَمَائِنَا الثَّلَاثَةِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ

İmamlarımızın üçüne Cyanî İmâmı A’zam, İmâm Ebâ Yûsuf ve
İmâm Muhammed’e göre dirseklere kadar yıkamak, eli yıkamaya dahildir ve farzdır- Muhıyt’te de böyledir.

وَيَجِبُ غَسْلُ كُلِّ مَا كَانَ مُرَكَّبًا عَلَى أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ مِنْ الْأُصْبُعِ الزَّائِدَةِ وَالْكَفِّ الزَّائِدَةِ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

El ve ayaklarda, normalden fazla olarak bulunan parmak ve sair şeylerin hepsini yıkamak da farzdır. Sİrâcü’l-Vehhâc’da da böyledir.

Bir kimsenin, bir omuzunda iki kol yaratılmış bulunursa, tam ve asıl olan, kolu yıkamak farzdır. Fazla olan diğer kolun da farz mahallinin hizasında olan kısmını yıkamak farzdır; bu hizada olmayan kısmını yıkamak ise farz değildir . Fethül-Kadîr’de de böyledir. Bil’akis bu hizada olmayan kısmın yıkanması mendüp-tur. Babrar-Raik’da böyledir.

Mâverâü’n-nehr alimlerinin fetvalarında : «Abdesf azaların­da, eğer iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa veya   tırnağının altına kuru yahut baş çamur girip yapışmış olsa  —abdesti— caiz olmaz, Ve eğer, eline hamur veya kına buiaşsa  abdesti  caiz olur» iba­resi vardır.

Debbûsî’den sorulmuş : Bir kimsenin eline hamur buiaşsa ve bu hamur da kurusa, o kimse de bu durumda abdest almış olsa, durumu ne olur? Bebbûsî bu suale cevaben : Hamur az olduğu zaman abdesti caizdir, demiştir. Zâhi dî’de de böyledir. Abdest azalaruıdaki tırnakların altında hamur bulunursa, suyu, bu hamurun altına ulaştırmak vaciptir. Hulâsa’da ve mu’te-ber kitapların ekserisinde de böyledir.

ذَكَرَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ الزَّاهِدُ أَبُو نَصْرٍ الصَّفَّارُ فِي شَرْحِهِ أَنَّ الظُّفُرَ إذَا كَانَ طَوِيلًا بِحَيْثُ يَسْتُرُ رَأْسَ الْأُنْمُلَةِ يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَى مَا تَحْتَهُ وَإِنْ كَانَ قَصِيرًا لَا يَجِبُ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Şeyh Imâmü’z-Zâhid Ebû Nasri’s-Saffâr, Şerhinde: «Gerçekten tırnak, parmak ucunu örtecek kadar uzun olursa, bu durumda onun altına suyun ulaştırılması vacibtir, eğer tırnak kısa ise vacib de­ğildir.» demiştir. Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ طَالَتْ أَظْفَارُهُ حَتَّى خَرَجَتْ عَنْ رُءُوسِ الْأَصَابِعِ وَجَبَ غَسْلُهَا قَوْلًا وَاحِدًا. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ.

Tırnaklar, parmak uçlarından dışarı çıkacak kadar uzamış olursa, bir kavle göre, o fazlalığı yıkamak vaciptir, Fetül-Kadîr’de de böyledir.

وَفِي الْجَامِعِ الصَّغِيرِ سُئِلَ أَبُو الْقَاسِمِ عَنْ وَافِرِ الظُّفُرِ الَّذِي يَبْقَى فِي أَظْفَارِهِ الدَّرَنُ أَوْ الَّذِي يَعْمَلُ عَمَلَ الطِّينِ أَوْ الْمَرْأَةِ الَّتِي صَبَغَتْ أُصْبُعَهَا بِالْحِنَّاءِ، أَوْ الصَّرَّامِ، أَوْ الصَّبَّاغِ قَالَ كُلُّ ذَلِكَ سَوَاءٌ يُجْزِيهِمْ وُضُوءُهُمْ إذْ لَا يُسْتَطَاعُ الِامْتِنَاعُ عَنْهُ إلَّا بِحَرَجٍ وَالْفَتْوَى عَلَى الْجَوَازِ مِنْ غَيْرِ فَصْلٍ بَيْنَ الْمَدَنِيِّ وَالْقَرَوِيِّ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ وَكَذَا الْخَبَّازُ إذَا كَانَ وَافِرَ الْأَظْفَارِ. كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ نَاقِلًا عَنْ الْجَامِعِ الْأَصْغَرِ.

Camiü’s – Sağir’de nakledildiğine göre : Ebu’l – Kâsim’dan :

  • Tırnaklarının altında kir bulunan;
  • çamurla uğraşan;
  • parmaklarına kına yakan;
  • hurma toplayan;
  • boya boyayan kadınların

— abdest bakımından halleri nedir? diye soruldu. O, soruya ce­vaben : Bu gibi hallerden, kolaylıkla  kaçınmaya güçleri yetmediği zaman, bunların hepsinin de abdesti caiz olur. Bunlar, durum iti­bariyle birbirlerine müsavidirler, demiştir. Fetva da bu gibilerinin köylü, şehirli ayırmaksızın abdestlerinin caiz olduğu üzerine­dir. Zehire’de de böyledir. Zâhidî, Câmiü’s-Sağîr’den naklederek : «Tırnakları hamur olan ekmekçi de böyledir.» demiştir.

وَالْخِضَابُ إذَا تَجَسَّدَ وَيَبِسَ يَمْنَعُ تَمَامَ الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ نَاقِلًا عَنْ الْوَجِيزِ.

Sirâcü’l – Vehhâc’da, Veciz’den nakledildiğine göre : Boya, top­lanır ve bu da kurursa, abdeste ve gusle mani’ olur.

وَفِي مَجْمُوعِ النَّوَازِلِ تَحْرِيكُ الْخَاتَمِ سُنَّةٌ إنْ كَانَ وَاسِعًا وَفَرْضٌ إنْ كَانَ ضَيِّقًا بِحَيْثُ لَمْ يَصِلْ الْمَاءُ تَحْتَهُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَهُوَ ظَاهِرُ الرِّوَايَةِ هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Mecmûu’n – Nevâzil’de : «Parmaklarında yüzük bulunan bir kimse, abdest alırken eğer yüzük bol ise, onu yerinden oynatması sünnet olur. Lâkin o yüzük dar ise, altına suyun ulaşabilmesi için yüzüğü yerinden oy­natmak farzdır.» denilmektedir. Hulâsa’da da böyledir. Bu, rivayet-i zahiredir. Muhıyt’te de böyledir.

3- Ayakları Yıkamak

وَيَدْخُلُ الْكَعْبَانِ فِي الْغَسْلِ عِنْدَ عُلَمَائِنَا الثَّلَاثَةِ وَالْكَعْبُ هُوَ الْعَظْمُ النَّاتِئُ فِي السَّاقِ الَّذِي يَكُونُ فَوْقَ الْقَدَمِ كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

İncikleri yıkamak bizim imamlarımızın üçüne göre de ayak­ları yıkamaya dahildir. İncik, ayağın üst tarafında bacakla ayağın bitiştiği yerde bulunan tümsek kemiklerdir. Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ قُطِعَتْ يَدُهُ أَوْ رِجْلُهُ فَلَمْ يَبْقَ مِنْ الْمِرْفَقِ وَالْكَعْبِ شَيْءٌ سَقَطَ الْغُسْلُ وَلَوْ بَقِيَ وَجَبَ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ وَكَذَا غَسْلُ مَوْضِعِ الْقَطْعِ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Bir kimsenin eli, ayağı kesilmiş olur ve dirseğinden veyâi inciğinden biri kalmamış bulunursa; bu uzuvları yıkamak — göre­vi — o kimsenin üzerinden sakıt olur. (düşer.) Fakat, incik veya dirseğinden bir kısmı baki kalmış olsa, o ka­lan kısmı yıkamak farz olur. Bahrü-r Raik’te de böyledir. Keza, ke­sik olan bir yer de yıkanır Muhıyt’te de böyledir.

وَفِي الْيَتِيمَةِ سُئِلَ الْخُجَنْدِيُّ عَنْ رَجُلٍ زَمِنَ رِجْلُهُ بِحَيْثُ لَوْ قُطِعَ لَا يُعْرَفُ هَلْ يَجِبُ عَلَيْهِ غَسْلُ الرِّجْلَيْنِ فِي الْوُضُوءِ؟ قَالَ: نَعَمْ. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Yetime’de bildirildiğine göre : Hancedî’den, ayağının kop­tuğundan haberi olmayan kötürümün, abdest alırken ayağının du­rumunun ne olacağı sorularak :  «O kimseye ayaklarını yıkamak vacib olur mu,» denilmiş; O da «evet, yıkaması vacib olur.» demiş­tir. Tatarhânîye’de de böyledir.

وَإِذَا دَهَنَ رِجْلَيْهِ ثُمَّ تَوَضَّأَ وَأَمَرَّ الْمَاءَ عَلَى رِجْلَيْهِ فَلَمْ يَقْبَلْ الْمَاءَ لِمَكَانِ الدُّسُومَةِ جَازَ الْوُضُوءُ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Bir kimse, ayaklarını yağladıktan sonra abdest alsa ve ayaklarına su dökse, fakat su o, yağlı yeri ileri geçip deriye işleme­se, abdesti caiz olur. Zehıyre’de de böyledir.

فِي مَجْمُوعِ النَّوَازِلِ إذَا كَانَ بِرِجْلِهِ شِقَاقٌ فَجَعَلَ فِيهِ الشَّحْمَ وَغَسَلَ الرِّجْلَيْنِ وَلَمْ يَصِلْ الْمَاءُ إلَى مَا تَحْتَهُ يُنْظَرُ إنْ كَانَ يَضُرُّهُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَى مَا تَحْتَهُ يَجُوزُ وَإِنْ كَانَ لَا يَضُرُّهُ لَا يَجُوزُ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ فَإِنْ خَرَزَهُ جَازَ بِكُلِّ حَالٍ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Mecmûu’rı – Nevâzü’de: «Bir kimsenin ayağında yarık olsa da o yarığa don yağı koymuş bulunsa; o kimse, ayağım yıkadığı za­man su o yangın altına geçmezse, bakılır; eğer suyun o yangın al­tına geçmesi zarar verirse, abdesti caiz olur. Ve eğer zarar vermez­se, abdest caiz olmaz. Muhıyt’te de böyledir. Bu kimse, eğer o yarığı diktirirse, her halinde abdest caizdir. Hûlâsa’da da böyledir.

وَذَكَرَ شَمْسُ الْأَئِمَّةِ الْحَلْوَانِيُّ إذَا كَانَ فِي أَعْضَائِهِ شِقَاقٌ وَقَدْ عَجَزَ عَنْ غَسْلِهِ سَقَطَ عَنْهُ فَرْضُ الْغُسْلِ وَيَلْزَمُ إمْرَارُ الْمَاءِ عَلَيْهِ فَإِنْ عَجَزَ مِنْ إمْرَارِ الْمَاءِ يَكْفِيهِ الْمَسْحُ فَإِنْ عَجَزَ عَنْ الْمَسْحِ سَقَطَ عَنْهُ الْمَسْحُ أَيْضًا فَيَغْسِلُ مَا حَوْلَهُ وَيَتْرُكُ ذَلِكَ الْمَوْضِعَ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Şemsü’l – Eirame Halvânî şöyle demiştir : «Bir adamın bir uz­vunda yanık olduğu zaman, onu yıkamaktan aciz olursa, o kimse­den, o uzvunu yıkamasının farziyeti düşer. O uzvunun üzerine su dökmesi lâzımdır. Şayet su dökmekten de âciz olursa, meshetmesi kâfidir. Meshetmekten de âciz olursa, o kimseden meshetmek de sakıt olur. Sadece, o yangın etrafını yıkar, yanık olan yeri olduğu gibi bırakır.» Zehıyre’de de böyledir.

وَلَوْ كَانَ بِهِ قُرْحَةٌ فَارْتَفَعَ جِلْدُهَا وَأَطْرَافُ الْقُرْحَةِ مُتَّصِلَةٌ بِالْجِلْدِ إلَّا الطَّرَفَ الَّذِي كَانَ يَخْرُجُ مِنْهُ الْقَيْحُ فَغَسَلَ الْجِلْدَةَ وَلَمْ يَصِلْ الْمَاءُ إلَى مَا تَحْتَ الْجِلْدَةِ جَازَ وُضُوءُهُ؛ لِأَنَّ مَا تَحْتَ الْجِلْدَةِ غَيْرُ ظَاهِرٍ فَلَا يُفْتَرَضُ غَسْلُهُ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir kimsenin bir yarası bulunsa ve o yaranın derisi kalkmış olsa, fakat yaranın etrafı deri üe bitişik bulunsa, bu durumda da yaranın bir tarafından irin çıksa ve deri yıkanınca, kalkmış olan derinin altma su ulaşmasa, o kimsenin abdesti caiz olur. Çünkü, derinin altı açıkta değildir ve bu durumda onun yıkanması farz olmaz. Fetâvâyi Kâdıhan’da da böyledir.

وَإِذَا كَانَ عَلَى بَعْضِ أَعْضَاءِ وُضُوئِهِ قُرْحَةٌ نَحْوُ الدُّمَّلِ وَشَبَهِهِ وَعَلَيْهِ جِلْدَةٌ رَقِيقَةٌ فَتَوَضَّأَ وَأَمَرَّ الْمَاءَ عَلَى الْجِلْدَةِ ثُمَّ نَزَعَ الْجِلْدَةَ هَلْ يَلْزَمُهُ غَسْلُ مَا تَحْتَ الْجِلْدَةِ؟ قَالَ: إنْ نَزَعَ الْجِلْدَةَ بَعْدَ مَا بَرَأَ بِحَيْثُ لَمْ يَتَأَلَّمْ بِذَلِكَ فَعَلَيْهِ أَنْ يَغْسِلَ ذَلِكَ الْمَوْضِعَ وَإِنْ نَزَعَ قَبْلَ الْبُرْءِ بِحَيْثُ يَتَأَلَّمُ بِذَلِكَ إنْ خَرَجَ مِنْهَا شَيْءٌ وَسَالَ نَقَضَ الْوُضُوءَ وَإِنْ لَمْ يَخْرُجْ لَا يَلْزَمُهُ غَسْلُ ذَلِكَ الْمَوْضِعِ، وَالْأَشْبَهُ أَنْ لَا يَلْزَمُهُ الْغَسْلُ فِي الْوَجْهَيْنِ جَمِيعًا .

Bir kimse, abdest alırken, azalarının bazısında çıban veya benzeri bir yara olduğu zaman, eğer o yaranın üzerinde ince deri bulunursa, o derinin üzerine su akıtır. Abdest aldıktan sonra, o de­riyi kopanrsa, kopardığı derinin altını yıkamasının lâzım olup ol­mayacağı hususunda şu durumlar vardır : Eğer, yara iyi olduktan  sonra iç acı duymadan kopanırsa, o yeri yıkamak lazım gelir. Fakat, yara iyi olmadan, elem duyarak kabuğu soyulmuşsa ve yaradan bir şey çıkıp akmişsa, o kimsenin abdesti bozulur. Bu durumda, yaradan bir şey çıkmazsa, o yeri yıkamak lâzım gelmez. En doğru olan da, her iki halde de bir şey lazım olmamasıdır.

وَفِي فَوَائِدِ الْقَاضِي الْإِمَامِ رُكْنِ الْإِسْلَامِ عَلِيٍّ السُّغْدِيِّ إذَا كَانَ عَلَى بَعْضِ أَعْضَاءِ وُضُوئِهِ خُرْءُ ذُبَابٍ أَوْ بُرْغُوثٍ فَتَوَضَّأَ وَلَمْ يَصِلْ الْمَاءُ إلَى مَا تَحْتَهُ جَازَ؛ لِأَنَّ التَّحَرُّزَ عَنْهُ غَيْرُ مُمْكِنٍ وَلَوْ كَانَ عَلَيْهِ جِلْدُ سَمَكٍ أَوْ خُبْزٌ مَمْضُوغٍ قَدْ جَفَّ فَتَوَضَّأَ وَلَمْ يَصِلْ الْمَاءُ إلَى مَا تَحْتَهُ لَمْ يَجُزْ؛ لِأَنَّ التَّحَرُّزَ عَنْهُ مُمْكِنٌ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Fevâid’de, Kâdî İmâm Ruknü’I- İslâm Aliyyü’s – Sağdı şöy­le demiştir: «Bir kimse, bazı abdest  azalarında   sinek veya pire pisliği olduğu halde abdest alsa, su bunların altına geçmese bile, abdest caizdir. Çünkü, onlardan kaçınmak mümkün değildir. Bir kimsenin, abdest azalarında balık derisi veya çiğnenmiş ekmek kurusu bulunsa da o kimse, bu hâli ile abdest alsa; eğer su, bunların altına geçmezse, abdest caiz olmaz- Çünkü, bunlardan ka­çınmak mümkündür.» Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ بَقِيَتْ عَلَى الْعُضْوِ لُمْعَةٌ لَمْ يُصِبْهَا الْمَاءُ فَصَرَفَ الْبَلَلَ الَّذِي عَلَى ذَلِكَ الْعُضْوِ إلَى اللُّمْعَةِ جَازَ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bir azada su ulaşmamış kuçucuk bit yer kalsa ve ayni azada ki yaşlığı şu yere çekse abdest caiz olurç Hulasa’da de böyledir.

وَإِذَا حَوَّلَ بَلَّةَ عُضْوٍ إلَى عُضْوٍ فِي الْوُضُوءِ لَا يَجُوزُ وَفِي الْغُسْلِ يَجُوزُ إذَا كَانَتْ الْبَلَّةُ مُتَقَاطِرَةً. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ

Abdest alırken, bir azanın yaşlığı ile, diğer azayı ıslatan kimsenin abdesti caiz olmaz. Fakat; bu yaşlıktan su damlamakta ise, bu şekildeki gusül caiz olur. Hûlâsa’da da böyledir.

إذَا أَصَابَ الرَّجُلَ الْمَطَرُ أَوْ وَقَعَ فِي نَهْرٍ جَارٍ جَازَ وُضُوءُهُ وَغُسْلُهُ أَيْضًا إنْ أَصَابَ الْمَاءُ جَمِيعَ بَدَنِهِ وَعَلَيْهِ الْمَضْمَضَةُ وَالِاسْتِنْشَاقُ. كَذَا فِي السِّرَاجِيَّةِ.

Kendisine yağmur isabet eden veya bir nehre düşen kimsenin, bu durumda bütün vücuduna su  isabet ederse, abdesti de guslü de caiz olur. Bu durumda, o kimsenin sadece, ağzına ve bur­nuna su vermesi kâfi gelir. Sirâciyye’de de böyledir.

4- Başı Meshetmek

وَالرُّبَاعُ مَسْحُ الرَّأْسِ. وَالْمَفْرُوضُ فِي مَسْحِ الرَّأْسِ مِقْدَارُ النَّاصِيَةِ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ وَالْمُخْتَارُ فِي مِقْدَارِ النَّاصِيَةِ رُبْعُ الرَّأْسِ. كَذَا فِي الِاخْتِيَارِ شَرْحِ الْمُخْتَارِ.

Başı meshetmekte farz olan, nâsiye miktarıdir. Hidayede de böyledir. Nasiye miktarı ise, muhtar olan kavle göre başın dörtte biri­dir. Muhtar Şerhi İhtiyâr’da da böyledir.

الْوَاجِبُ أَنْ يَسْتَعْمِلَ فِيهِ ثَلَاثَ أَصَابِعَ الْيَدِ عَلَى الْأَصَحِّ. كَذَا فِي الْكِفَايَةِ، فَلَوْ مَسَحَ بِأُصْبُعٍ أَوْ أُصْبُعَيْنِ لَا يَجُوزُ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ. كَذَا فِي شَرْحِ الطَّحَاوِيِّ.

Meshederken, esah olan kavle göre, üç parmak kullanmak vacibtir. Kifiâye’de de böyledir. Zâhirü’r – rivâye’ye göre, bir veya iki parmakla meshedilmiş olsa, bu caiz olmaz. Tahtâvî Şerhin’de de böyledir.

وَلَوْ مَسَحَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْإِبْهَامِ مَفْتُوحَتَيْنِ فَيَضَعُهُمَا مَعَ مَا بَيْنَهُمَا مِنْ الْكَفِّ عَلَى رَأْسِهِ فَحِينَئِذٍ يَجُوزُ؛ لِأَنَّهُمَا أُصْبُعَانِ وَمَا بَيْنَهُمَا مِنْ الْكَفِّ قَدْرُ أُصْبُعٍ فَيَصِيرُ ثَلَاثَةَ أَصَابِعَ هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Şayet, aralan açık olarak şehâdet parmağı ve baş parmakla meshedilmiş olsa, bu iki parmak arasında avuç içinden de bir kısıra başa değmiş olsa, bu durumda mesh caiz olur. Çünkü bu durumda, üç parmak başa değmiş gibi olur. Muhıyt’te ve Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

إذَا مَسَحَ رَأْسَهُ بِرُءُوسِ أَصَابِعِهِ فَإِنْ كَانَ الْمَاءُ مُتَقَاطِرًا يَجُوزُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مُتَقَاطِرًا لَا يَجُوزُ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Bir kimse, başını sadece parmak uçları ile meshetmiş olsa, bu durumda eğer, parmak arından su damlıyorsa, bu mesh caiz olur. Şayet, su damlamıyorsa caiz olmaz. Zehiyre’de  de böyledir.

وَإِنْ كَانَ عَلَى رَأْسِهِ شَعْرٌ طَوِيلٌ فَمَسَحَ بِثَلَاثِ أَصَابِعَ إلَّا أَنَّ الْمَسْحَ وَقَعَ عَلَى شَعْرِهِ إنْ وَقَعَ عَلَى شَعْرٍ تَحْتَهُ رَأْسٌ يَجُوزُ عَنْ مَسْحِ الرَّأْسِ وَإِنْ وَقَعَ عَلَى شَعْرٍ تَحْتَهُ جَبْهَةٌ أَوْ رَقَبَةٌ لَا يَجُوزُ وَلَوْ كَانَ لَهُ ذُؤَابَتَانِ مَشْدُودَتَانِ حَوْلَ الرَّأْسِ كَمَا تَفْعَلُهُ النِّسَاءُ فَوَقَعَ مَسْحُهُ عَلَى رَأْسِ الذُّؤَابَةِ بَعْضُ مَشَايِخِنَا قَالُوا بِالْجَوَازِ إذَا لَمْ يُرْسِلْهُمَا؛ لِأَنَّهُ مَسَحَ عَلَى شَعْرٍ تَحْتَهُ الرَّأْسُ وَعَامَّتُهُمْ عَلَى أَنَّهُ لَا يَجُوزُ أَرْسَلَهُمَا أَوْ لَمْ يُرْسِلْهُمَا كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Başında çok uzun saçı bulunan bir kimse, üç parmağı ile meshettiği zaman, eğer su mesh altında başın bulunduğu kısma isabet ederse, bu mesh caiz olur. Fakat, meshettiği kısmın altında— baş değil de — alın veya boyun bulunursa bu durumda mesh caiz olmaz. Bir kimse, kadınların yaptığı gibi saçını iki yanda bağlamış olsa, yani iki zülfü bulunsa ve o zülüflerin üzerine meshetmiş olsa, bu durumda din alimlerimizin bazıları ; «O zülüflerini salı­vermezse, meshi caizdir.» demişlerdir. Çünkü bu durumda, altında başının bulunduğu saçı üzerine meshetmiştir. Bu hususta, umumun görüşü ise; zülüflerin, salınması veya salınmamasi halinde de meshin caiz olmayacağı şeklindedir. Muhıyt’te de böyledir.

وَمَسْحُ الْأُذُنَيْنِ لَا يَنُوبُ عَنْ مَسْحِ الرَّأْسِ كَذَا فِي السِّرَاجِيَّةِ.

Bir kimsenin, sadece kulaklarını meshetmesi başını meshetmesi yerine naib olmaz. Yani, kulakları meshetmek, başı meshetmenin yerini tutmaz. Şirâciyye’de de böyledir.

وَلَوْ كَانَ فِي كَفِّهِ بَلَلٌ فَمَسَحَ بِهِ أَجْزَأَهُ سَوَاءٌ كَانَ أَخَذَ الْمَاءَ مِنْ الْإِنَاءِ أَوْ غَسَلَ ذِرَاعَيْهِ وَبَقِيَ بَلَلٌ فِي كَفِّهِ هُوَ الصَّحِيحُ بِخِلَافِ مَا إذَا مَسَحَ رَأْسَهُ أَوْ خُفَّهُ وَبَقِيَ عَلَى كَفِّهِ بَلَلٌ فَمَسَحَ بِهِ رَأْسَهُ أَوْ خُفَّهُ لَا يَجُوزُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bir kimsenin, avuç içinde bulunan yaşlıkla başını meshetmesi caizdir. Çünkü, kaptan alınan su ile, kollan yıkadıktan sonra avuçta kalan yaşlık müsavidir. Sahih olan da budur. Fakat, bir kimsenin başını meshettikten sonra, mestlerini veya mestlerini meshettikten sonra — avucunda kalan ıslaklıkla  başı­nı meshetmesi, yukarıdaki hükmün hilafına  caiz değildir. Hülasa’da da böyledir.

وَإِذَا أَخَذَ الْبَلَلَ مِنْ عُضْوٍ مِنْ أَعْضَائِهِ لَا يَجُوزُ الْمَسْحُ بِهِ مَغْسُولًا كَانَ ذَلِكَ الْعُضْوُ أَوْ مَمْسُوحًا. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Bir kimsenin, azaların birinden aldığı yaşlıkla o uzuv ister yıkanmış olsun, ister meshetmiş bulunsun— başını meshetmesi caiz değildir. Zehıyre’de de böyledir.

وَمَنْ مَسَحَ رَأْسَهُ بِالثَّلْجِ أَجْزَأَهُ مُطْلَقًا وَلَمْ يَفْصِلُوا بَيْنَ بَلَلٍ قَاطِرٍ أَوْ غَيْرِ قَاطِرٍ. كَذَا فِي الْفَتَاوَى الْبُرْهَانِيَّةِ.

Başını karla meshetmiş olan herhangi bir kimsenin, bu meshi, mutlaka caizdir. Kardan, suyun, damlaması ile damlamaması arasında bir fark yoktur. Fetâvâyi Bürhânî’de de böyledir.

وَإِذَا غَسَلَ الرَّأْسَ مَعَ الْوَجْهِ أَجْزَأَهُ عَنْ الْمَسْحِ وَلَكِنْ يُكْرَهُ؛ لِأَنَّهُ خِلَافُ مَا أُمِرَ بِهِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Bir kimse, yüzü ile birlikte başını da yıkamış olsa, bu du­rumda, baş meshedilmiş sayılır ve bu caizdir; fakat böyle yapmak mekruhtur. Çünkü bu hâl, emrolunana muhaliftir. Muhıyt’te de böy­ledir.

وَإِنْ كَانَ بَعْضُ رَأْسِهِ مَحْلُوقًا فَمَسَحَ عَلَى غَيْرِ الْمَحْلُوقِ جَازَ. كَذَا فِي الْجَوْهَرَةِ النَّيِّرَةِ.

Bir kimse başının bir kısmını tıraş ettirmiş olsa da tıraş etmiş olduğu yerenin gayrısına meshetse, bu caizdir. Cevheretü’n-neyyire’de böyledir.

وَفِي الْحُجَّةِ وَلَوْ لَمْ يَمْسَحْ مُقَدَّمَ رَأْسِهِ وَلَكِنْ مَسَحَ مُؤَخَّرَهُ أَوْ يَمِينَهُ أَوْ يَسَارَهُ أَوْ وَسَطَهُ يَجُوزُ. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Huccet’de : «Kişi, başının önüne meshetmemiş olsa yani, başının arkasına veya sağ tarafına yahut sol tarafına veyahut da or­tasına (tepesine) mesh etmiş bulunsa, bu caizdir. Tatarhaniye’de de böyledir.

وَلَا يَجُوزُ الْمَسْحُ عَلَى الْقَلَنْسُوَةِ وَالْعِمَامَةِ وَكَذَا لَوْ مَسَحَتْ الْمَرْأَةُ عَلَى الْخِمَارِ إلَّا أَنَّهُ إذَا كَانَ الْمَاءُ مُتَقَاطِرًا بِحَيْثُ يَصِلُ إلَى الشَّعْرِ فَحِينَئِذٍ يَجُوزُ ذَلِكَ عَنْ الشَّعْرِ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ هَذَا إذَا لَمْ يَتَلَوَّنْ الْمَاءُ. هَكَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَالْأَفْضَلُ أَنْ تَمْسَحَ تَحْتَ الْخِمَارِ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Takke veya sarık üzerine methetmek caiz değildir. Kadının, baş örtüsüne meshetmesi de keza cais değildir. Fakat kadın, baş örtüsüne mesh ettiği zaman su  saçına damlarsa, meshi caiz olur. Hulâsa’da böyledir. Fakat, bu durumda da sn-yan renklenir…incesi’ -Timdir. Zahiriyye’de de böyle dir. Ancak, efdali olan, baş örtüsünün altını meshetmektir. Fetâva Kadîhân’da da böyledir.

وَإِنْ كَانَ عَلَى رَأْسِهَا خِضَابٌ فَمَسَحَتْ عَلَى الْخِضَابِ إذَا اخْتَلَطَتْ الْبَلَّةُ بِالْخِضَابِ وَخَرَجَتْ عَنْ حُكْمِ الْمَاءِ الْمُطْلَقِ لَا يَجُوزُ الْمَسْحُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ.

Saçı boyamış olan bir kimse, bu boyanın üzerine meshettiği zaman, yaşlık boya ile karışırsa, bu durumda boya meshedildiği su mâ-i mutlak hükmünden çıkarsa yapılan mesh caiz ol­maz. Hulâsa’da da böyledir. En iyisini bilen Allah-u Tealadır.