Abdesti Bozan Şeyler

(الْفَصْلُ الْخَامِسِ فِي نَوَاقِضِ الْوُضُوءِ)

مِنْهَا مَا يَخْرُجُ مِنْ السَّبِيلَيْنِ مِنْ الْبَوْلِ وَالْغَائِطِ وَالرِّيحِ الْخَارِجَةِ مِنْ الدُّبُرِ وَالْوَدْيِ وَالْمَذْيِ وَالْمَنِيِّ وَالدُّودَةِ وَالْحَصَاةِ، الْغَائِطُ يُوجِبُ الْوُضُوءَ قَلَّ أَوْ كَثُرَ وَكَذَلِكَ الْبَوْلُ وَالرِّيحُ الْخَارِجَةُ مِنْ الدُّبُرِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

1- Sebîleynden İdrar, Dışkı, Yel, Vedi, Nıezi, Meni, Kurt Ve Taşcıklar

Dışkı, az olsun çok olsun abdest almayı
gerektirir.

Sidik ve arka taraftan yel çıkması da abdesti bozar. Muhıyt’te de böyledir.

وَالرِّيحُ الْخَارِجَةُ مِنْ الذَّكَرِ وَفَرْجِ الْمَرْأَةِ لَا تَنْقُضُ الْوُضُوءَ عَلَى الصَّحِيحِ إلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَرْأَةُ مُفْضَاةً فَإِنَّهُ يُسْتَحَبُّ لَهَا الْوُضُوءُ. كَذَا فِي الْجَوْهَرَةِ النَّيِّرَةِ.

Erkeğin zekerinden, kadmm da fercinden çıkan yel ise, sa­hih olan kavle göre abdesti bozmaz. Ancak, müfeddat (ferci ile dübürü birleşmiş) olan kadının, bu durumda, abdest alması müstehab olur. Cevheretü’n – Neyyire’de de böyledir.

وَ مَنْ بِهِ جَائِفَةٌ فَخَرَجَ مِنْهَا رِيحٌ لَا تَنْقُضُ الْوُضُوءَ كَالْجُشَاءِ الْمُنْتِنِ كَذَا فِي الْقُنْيَةِ.

Kadında açılmış olan bir yaradan yel çıkmış olsa, pis ko­kulu geğirmenin abdesti bozmadığı gibi  bu yel de abdesti boz­maz. Kınye’de de böyledir

وَلَوْ نَزَلَ الْبَوْلُ إلَى قَصَبَةِ الذَّكَرِ لَمْ يَنْقُضْ الْوُضُوءَ وَلَوْ خَرَجَ إلَى الْقُلْفَةَ نَقَضَ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ وَهُوَ الصَّحِيحُ. هَكَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ.

Sidik, zekerin kamışına inmiş olsa abdesti bozmaz. Fakat o, zekerin kılıfına çıkmış olursa, abdest bozulur, Zehiyre’de de böy­ledir. Sahih olan da budur. Bu husus Bahrü’r – Râık’ta da böyledir.

وَلَوْ خَرَجَ الْبَوْلُ مِنْ الْفَرْجِ الدَّاخِلِ مِنْ الْمَرْأَةِ دُونَ الْخَارِجِ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ، وَالْمَجْبُوبُ إذَا خَرَجَ مِنْهُ مَا يُشْبِهُ الْبَوْلَ فَإِنْ كَانَ قَادِرًا عَلَى إمْسَاكِهِ إنْ شَاءَ أَمْسَكَهُ وَإِنْ شَاءَ أَرْسَلَهُ فَهُوَ بَوْلٌ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ وَإِنْ كَانَ لَا يَقْدِرُ عَلَى إمْسَاكِهِ لَا يَنْقُضْ مَا لَمْ يَسِلْ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Kadının idrarı, fercinin iç tarafına çıksa fakat dışına çıkmamış olsa, yine abdesti bozulur. Zekeri kesilmiş olan bir kimseden, idrara benzer bir şey çıkmış olsa, eğer o kimsenin istediği zaman onu tutmaya veya iste­diği zaman onu bırakmaya gücü yeterse, bu durumda o şey, idrar­dır ve abdesti bozar. Fakat, istediği halde tutmaya gücü yetmezse, o şey seyl bir şekilde çıkmadıkça, o kimsenin abdesti bozulmaz. Fetâvâyî Kâdîhân’ da da böyledir.

وَفِي الْفَتَاوَى إذَا تَبَيَّنَ أَنَّ الْخُنْثَى رَجُلٌ فَالْفَرْجُ الْآخَرُ بِمَنْزِلَةِ الْجُرْحِ لَا يَنْقُضُ الْخَارِجُ مِنْهُ حَتَّى يَسِيلَ كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ وَهَكَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ وَالذَّخِيرَةِ وَمُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَأَكْثَرُ الْمُعْتَبَرَاتِ وَأَكْثَرُهُمْ عَلَى إيجَابِ الْوُضُوءِ عَلَيْهِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَاَلَّذِي يَنْبَغِي التَّعْوِيلُ عَلَيْهِ هُوَ الْأَوَّلُ. كَذَا فِي النَّهْرِ الْفَائِقِ.

Bir hünsanm erkek olduğu fetvalarla açığa çıkarsa, o kim­sede bulunan ferç, yara menzilindedir. Ondan bir şey çıkmadıkça, o kimsenin abdesti bozulmaz. Sirâcü’I – Vehhâc’da da böyledir. Bu husus Fetâvâyi Kâdihân’da, Zehıyre’de, Serahsî’nin Muhıyt’inde ve mu’teber kitapların çoğunda böyledir. Alimlerin çoğu da, o kimse­nin abdest almasının gerektiği görüşündedir. Tebyîn’de de böyle­dir, îtimat olunan ise, önceki görüştür- Nehrü’İ-Fâık’te de böyle­dir.

وَلَوْ كَانَ لِذَكَرِ الرَّجُلِ جُرْحٌ لَهُ رَأْسَانِ أَحَدُهُمَا يَخْرُجُ مِنْهُ مَا يَسِيلُ فِي مَجْرَى الْبَوْلِ وَالثَّانِي يَخْرُجُ مِنْهُ مَا لَا يَسِيلُ فِي مَجْرَى الْبَوْلِ فَالْأَوَّلُ بِمَنْزِلَةِ الْإِحْلِيلِ إذَا ظَهَرَ الْبَوْلُ عَلَى رَأْسِهِ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ وَإِنْ لَمْ يَسِلْ وَلَا وُضُوءَ فِي الثَّانِي مَا لَمْ يَسِلْ إذَا خَافَ الرَّجُلُ خُرُوجَ الْبَوْلِ فَحَشَا إحْلِيلَهُ بِقُطْنَةٍ وَلَوْلَا الْقُطْنَةُ يَخْرُجُ مِنْهُ الْبَوْلُ فَلَا بَأْسَ بِهِ وَلَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ حَتَّى يَظْهَرَ الْبَوْلُ عَلَى الْقُطْنَةِ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir erkeğin, zekerinde yara bulunsa ve bu yaranın iki başı olsa, bunların birinden çıkan idrarın çıktığı yerden çıksa ve diğer çıkan ise, o yoldan çıkmasa; birincisi ihlil (zeker deliği) yerinde­dir. Bu delikte idrar zahir olduğu zaman, dışarı akmasa bile abdest bozulur. Diğer delikten ise, bir şey çıkmadıkça abdest bozmaz.

Bir kimse, idrarın çıkmasından korksa da, zekerinin deli­ğine pamuk tıkasa, idrar pamuğun üzerine çıkmadıkça, pamuk ol­madığı takdirde çıkacak olsaydı bile, o kimsenin abdesti bozulmaz ve pamuğu koymuş olmasında da bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdî han d a da böyledir.

إذَا خَرَجَ دُبُرُهُ إنْ عَالَجَهُ بِيَدِهِ أَوْ بِخِرْقَةٍ حَتَّى أَدْخَلَهُ تَنْتَقِضُ طَهَارَتُهُ؛ لِأَنَّهُ يَلْتَزِقُ بِيَدِهِ شَيْءٌ مِنْ النَّجَاسَةِ وَذَكَرَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ شَمْسُ الْأَئِمَّةِ الْحَلْوَانِيُّ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى – أَنَّ بِنَفْسِ خُرُوجِ الدُّبُرِ يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Bir kimsenin dübürü çıktığı zaman, onu, eli veya bir bez
parçası ile yerine girdirse, abdesti bozulur. Çünkü, eline necaset­ten bir şey
bulaşmıştır.

Şeyhu l-imâm Şemsü’l-eimmetü’l-Halvânî :«Dübürün çıkması ile abdest bozulur.» demiştir. Zehıyrede de böyledir.

الْمَذْيُ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ وَكَذَا الْوَدْيُ وَالْمَنِيُّ إذَا خَرَجَ مِنْ غَيْرِ شَهْوَةٍ بِأَنْ حَمَلَ شَيْئًا فَسَبَقَهُ الْمَنِيُّ أَوْ سَقَطَ مِنْ مَكَان مُرْتَفِعٍ يُوجِبُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Şehvetsiz çıkan vedi’ ve meni’nin bozduğu gibi, mezî de ab­desti bozar. Ağır bir yük taşımak veya yüksek bir yerden düşmek sebebi ile çıkan mezi de abdest  almayı gerektirir. Muhıyt’te de böyledir.

وَمَنِيُّ الرَّجُلِ خَاثِرٌ أَبْيَضُ رَائِحَتُهُ كَرَائِحَةِ الطَّلْعِ فِيهِ لُزُوجَةٌ يَنْكَسِرُ الذَّكَرُ عِنْدَ خُرُوجِهِ، وَمَنِيُّ الْمَرْأَةِ رَقِيقٌ أَصْفَرُ وَالْمَذْيُ رَقِيقٌ يَضْرِبُ إلَى الْبَيَاضِ يَبْدُو خُرُوجُهُ عِنْدَ الْمُلَاعَبَةِ مَعَ أَهْلِهِ بِالشَّهْوَةِ وَيُقَابِلُهُ مِنْ الْمَرْأَةِ الْقَذْيُ، وَالْوَدْيُ بَوْلٌ غَلِيظٌ وَقِيلَ مَاءٌ يَخْرُجُ بَعْدَ الِاغْتِسَالِ مِنْ الْجِمَاعِ وَبَعْدَ الْبَوْلِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Erkeğin menisi kalındır, beyazdır; kokusu, çiçek kılıfının kokusu gibidir. Ve kadın için onda zevk vardır. Meninin çıkması ile zekerin gücü kırılır.

Kadının menisi ise, ince ve sarıdır.

Mezi incedir, beyaza yakındır. Kişi şehvetle ailesi ile
oynaştı­ğı zaman çıkmaya başlar- Mezinin kadındaki karşılığı
kazidir.

Vedi ise; koyu, kıvamlı idrardır. İdrardan ve cima’ gusülünden sonra gelir. Tebyin’de de böyledir.

الدُّودَةُ إذَا خَرَجَتْ مِنْ الدُّبُرِ فَهُوَ حَدَثٌ وَإِنْ خَرَجَتْ مِنْ قُبُلِ الْمَرْأَةِ وَالذَّكَرِ فَكَذَلِكَ وَكَذَلِكَ الْحَصَاةُ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ إذَا قَطَّرَ فِي إحْلِيلِهِ ثُمَّ خَرَجَ لَا يَنْقُضُ كَمَا فِي الصَّوْمِ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Bir kimsenin arkasından kurt çıkmış olması, hadestir.
(yani, o kimsenin abdesti bozulur.)

Kadının veya erkeğin önünden çıkan küçük taşcıklar da
kurt gibi abdesti bozarlar. Fetâvâyî Kâdîhân’da da
böyledir.

Yağmur damlası, idrar deliğine girse ve sonra da çıkmış olsa, abdesti bozmaz. Bu durum, orucu da bozmaz. Zahirıyye’de de böyledir.

وَلَوْ احْتَقَنَ بِالدُّهْنِ ثُمَّ سَالَ مِنْهُ يُعِيدُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ

 Bir kimse, idrar deliğine yağ akıtmış olsa da, yağ da ora­dan çık niş ve akmış bulunsa, o kimsenin abdestini iade etmesi lâzımdı/. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

وَكُلُّ مَا وَصَلَ إلَى الدَّاخِلِ مِنْ الْأَسْفَلِ ثُمَّ عَادَ نَقَضَ لِعَدَمِ انْفِكَاكِهِ عَنْ بَلَّةٍ وَإِنْ لَمْ يَتِمَّ الدُّخُولُ بِأَنْ كَانَ طَرَفُهُ فِي يَدِهِ. كَذَا فِي الْوَجِيزِ لِلْكَرْدَرِيِّ.

Alt taraftan içeri girip, geri çıkan her şey, içerdeki yaş­lıktan uzak olamiyacağı ve ondan ayrılamıyacağı için, bu şeyin bir ucu elinde bulunup, tamamen girmemiş olsa bile abdesti bozar. Vecizül-Kerderî’de de böyledir.

وَمِنْهَا مَا يَخْرُجُ مِنْ غَيْرِ السَّبِيلَيْنِ وَيَسِيلُ إلَى مَا يَظْهَرُ مِنْ الدَّمِ وَالْقَيْحِ وَالصَّدِيدِ وَالْمَاءِ لِعِلَّةٍ وَحَدُّ السَّيَلَانِ أَنْ يَعْلُوَ فَيَنْحَدِرَ عَنْ رَأْسِ الْجُرْحِ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَهُوَ الْأَصَحُّ. كَذَا فِي النَّهْرِ الْفَائِقِ

Sebileyden (Ön Ve Arkadan) Başka Bir Yerden, Çıkipta, Etrafa Dağılan Kan, İrin, Sarı Su Ve Hastalıktan Dolayı Çıkan Su abdesti bozan şeylerdendir.

Seyelânm haddi, yaranın başına yükselip, etrafa da­ğılmaktır. Serahsî’ntn Muhıyt’inde de böyledir. Esahh olan da bu­dur- Nehrül-Fâık’te de böyledir.

الدَّمُ إذَا عَلَا عَلَى رَأْسِ الْجُرْحِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ وَإِنْ أَخَذَ أَكْثَرَ مِنْ رَأْسِ الْجُرْحِ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَالْفَتْوَى عَلَى أَنَّهُ لَا يُنْقَضُ وُضُوءُهُ فِي جِنْسِ هَذِهِ الْمَسَائِلِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Kan, yaranın üstüne yükseldiği zaman, yaranın başın­dan daha fazla bir yeri kaplamış olsa bile— abdesti bozmaz- Zahiriyye’de de böyledir. Fetva da, bu gibi mes’elelerin abdesti boz­madığı şeklindedir. Muhıyt’te de böyledir.

الدَّمُ وَالْقَيْحُ وَالصَّدِيدُ وَمَاءُ الْجُرْحِ وَالنَّفَطَةِ وَالسُّرَّةِ وَالثَّدْيِ وَالْعَيْنِ وَالْأُذُنِ لِعِلَّةٍ سَوَاءٌ، عَلَى الْأَصَحِّ كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ.

Kan, irin, sarı su, yara suyu, nufte, göbek, meme, göz ve kulaktan dertten dolayı çıkan su. en sahih kavle göre; bun­ların hepsi müsavidirler. Yani abdesti bozarlar. Zâhidî’de de böy­ledir.

وَلَوْ صَبَّ دُهْنًا فِي أُذُنِهِ فَمَكَثَ فِي دِمَاغِهِ ثُمَّ سَالَ مِنْ أُذُنِهِ أَوْ مِنْ أَنْفِهِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى – إنْ خَرَجَ مِنْ فَمِهِ فَعَلَيْهِ الْوُضُوءُ؛ لِأَنَّهُ لَا يَخْرُجُ مِنْ الْفَمِ إلَّا بَعْدَمَا وَصَلَ إلَى الْمَعِدَةِ وَهِيَ مَحَلُّ النَّجَاسَةِ فَصَارَ لَهُ حُكْمُ الْقَيْءِ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Bir kimse, kulağına yağ damlatmış olsa da o yağ, dima­ğında bir müddet durduktan sonra, kulağından veya burnundan tekrar dışarı aksa, o kimsenin abdesti bozulmaz.

İmâm Ebu Yûsuf (R.A.), bu hususta: «Eğer ağzından çıkar­sa abdesti bozulur. Çünkü o, mideye varmadan çıkmaz. Mide ise, necaset mahallidir. Ve bu şey, istifra hükmünde sayılır.» demiştir. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

وَإِنْ اسْتَعَطَ فَخَرَجَ السَّعُوطُ مِنْ الْفَمِ وَكَانَ مِلْءَ الْفَمِ نَقَضَ وَإِنْ خَرَجَ مِنْ الْأُذُنَيْنِ لَا يَنْقُضُ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Buruna akıtılan ilaç, ağızdan çıksada ve bu da ağız dolusu miktarda olsa, abdesti bozar. Fakat bu ilaç, kulaktan çıkarsa, abdesti bozmaz. Sirâcül-Vehhâc’da da böyledir.

وَلَوْ دَخَلَ الْمَاءُ أُذُنَ رَجُلٍ فِي الِاغْتِسَالِ وَمَكَثَ ثُمَّ خَرَجَ مِنْ أَنْفِهِ لَا وُضُوءَ عَلَيْهِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي النِّصَابِ وَهُوَ الْأَصَحُّ كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة إلَّا إذَا صَارَ قَيْحًا فَحِينَئِذٍ يَنْقُضُ. كَذَا فِي الْمُضْمَرَاتِ.

Bir kimsenin, yıkanırken kulağına sn kaçmış olsa ve bu su bir müddet bekledikten sonra, burnundan geri çıksa, o kimse­nin abdesti bozulmaz. Muhıyt’te de böyledir Nisab’da da: «Esahh olan bu kavildir.» demiştir, Tatarhâniye’de de böyledir.

Fakat bu durumdan çıkan, irin olursa, o takdirde abdest bo­zulur. Muzmarat’ta da böyledir.

وَإِذَا خَرَجَ مِنْ أُذُنِهِ قَيْحٌ أَوْ صَدِيدٌ يَنْظُرُ إنْ خَرَجَ بِدُونِ الْوَجَعِ لَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ وَإِنْ خَرَجَ مَعَ الْوَجَعِ يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ؛ لِأَنَّهُ إذَا خَرَجَ مَعَ الْوَجَعِ فَالظَّاهِرُ أَنَّهُ خَرَجَ مِنْ الْجُرْحِ. هَكَذَا حَكَى فَتْوَى شَمْسِ الْأَئِمَّةِ الْحَلْوَانِيِّ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَهَكَذَا فِي الذَّخِيرَةِ وَالتَّبْيِينِ وَالسِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Kişinin kulağından, irin veya sarı su çıktığı zaman bakı­lır, eğer bu şey, kulak ağrımadan çıkmışsa abdest bozulmaz. Fakat, eğer ağrıyarak çıkarsa abdest bozulur. Çünkü, ağrı ile birlikte çık­tığı zaman, bunun bir yaradan çıkmış olduğu açıktır. Fetâvâ-i Şemsül-Eimme Halvânî’de de böyledir. Ayrıca, Muhıyt, ZahSre, Tebyîn ve Sirâcü’l-Vehhâcda da böyledir.

ذَكَرَ مُحَمَّدٌ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى – فِي الْأَصْلِ إذَا خَرَجَ مِنْ الْجُرْحِ دَمٌ قَلِيلٌ فَمَسَحَهُ ثُمَّ خَرَجَ أَيْضًا وَمَسَحَهُ فَإِنْ كَانَ الدَّمُ بِحَالٍ لَوْ تَرَكَ مَا قَدْ مَسَحَ مِنْهُ سَالَ انْتَقَضَ وُضُوءُهُ وَإِنْ كَانَ لَا يَسِيلُ لَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ وَكَذَلِكَ إنْ أَلْقَى عَلَيْهِ رَمَادًا أَوْ تُرَابًا ثُمَّ ظَهَرَ ثَانِيًا وَتَرَّبَهُ ثُمَّ وَثُمَّ فَهُوَ كَذَلِكَ يُجْمَعُ كُلُّهُ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

İmâm Muhammed (R.A.) el-Asl’da: «Bir yaradan, az bir miktarda çıkmış olan kan, silinir ve sonra yine çıkarsa; ve tek­rar silinip bu halde terkedince yine akacak olursa, abdesti bozar. Ama, akmazsa abdesti bozmaz. Ve yine, bu kanın üzerine kül ve­ya toprak akıtılsa, fakat kan yine çıkmış olsa; tekrar toprak veya külle kapatılsa, sonra bu iş yine tekrarlansa, bu durumlarda abdest bozulur. Zehıyre’de de böyledir.

وَلَوْ نَزَلَ الدَّمُ مِنْ الرَّأْسِ إلَى مَوْضِعٍ يَلْحَقُهُ حُكْمُ التَّطْهِيرِ مِنْ الْأَنْفِ وَالْأُذُنَيْنِ نَقَضَ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Bir kimsenin başından, kulak ve burnun temizleme yerleri­ne kan inse, abdesti bozulur. Muhıyt’ta da böyledir.

وَالْمَوْضِعُ الَّذِي يَلْحَقُهُ حُكْمُ التَّطْهِيرِ مِنْ الْأَنْفِ مَا لَانَ مِنْهُ. كَذَا فِي الْمُلْتَقَطِ

Burnun temizleme yeri yümüşak olanıdır. Mültekıt’ta böyledir.

وَإِنْ خَرَجَ مِنْ نَفْسِ الْفَمِ تُعْتَبَرُ الْغَلَبَةُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الرِّيقِ فَإِنْ تَسَاوَيَا انْتَقَضَ الْوُضُوءُ وَيُعْتَبَرُ ذَلِكَ مِنْ حَيْثُ اللَّوْنِ فَإِنْ كَانَ أَحْمَرَ انْتَقَضَ وَإِنْ كَانَ أَصْفَرَ لَا يَنْتَقِضُ كَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Bir kimsenin ağzından kan çıkarsa, kan ile tükrük arasın­daki çokluğa i’tibar edilir :

Şayet, kan ile tükrüğün miktarı eşit olursa abdest bozulur. Ayrıca, bu hususta renge de itibar olunur : Ve eğer renk, kırmızı ise abdest bozulur. Sarı ise, abdest bozulmaz. Tebyin’de de böyledir.

وَالْمُتَوَضِّئُ إذَا عَضَّ شَيْئًا فَوَجَدَ فِيهِ أَثَرَ الدَّمِ أَوْ اسْتَاكَ بِسِوَاكٍ فَوَجَدَ فِيهِ أَثَرَ الدَّمِ لَا يَنْتَقِضُ مَا لَمْ يَعْرِفْ السَّيَلَانَ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Abdest alan bir kimse, bir şeyi ısırsa da onda kan esen görse veya misvak kullanırken misvakta kan eseri bulsa, kanın at­tığı bilinmedikçe, bu kimsenin abdesti bozulmaz. Zâhiriyyede de böyledir.

إذَا كَانَ فِي عَيْنِهِ قُرْحَةٌ وَوَصَلَ الدَّمُ مِنْهَا إلَى جَانِبٍ آخَرَ مِنْ عَيْنِهِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ؛ لِأَنَّهُ لَمْ يَصِلْ إلَى مَوْضِعٍ يَجِبُ غَسْلُهُ. كَذَا فِي الْكِفَايَةِ.

Bir kimsenin gözünde yara olsa da bu yaradan çıkan kan gözün diğer bir tarafına varsa, o kimsenin abdesti bozulmaz. Çünkü o kan, yıkanması farz olan bir yere varmamıştır. Kifâye’de de böy­ledir.

خَرَجَ دَمٌ مِنْ الْقُرْحَةِ بِالْعَصْرِ وَلَوْلَاهُ مَا خَرَجَ نَقَضَ فِي الْمُخْتَارِ. كَذَا فِي الْوَجِيزِ لِلْكَرْدَرِيِّ وَهُوَ الْأَشْبَهُ. كَذَا فِي الْقُنْيَةِ وَهُوَ الْأَوْجُهُ. كَذَا فِي شَرْحِ الْمُنْيَةِ لِلْحَلَبِيِّ.

Sıkmak sureti ile yaradan çıkan kan, eğer acıyarak çıkarsa, abdesti bozar. Vecîz-iü Kerderfde do böyledir. Doğru olan da bu­dur. Gınye’de de böyledir. En uygun olan da budur ve Halebi’nin Münye Şerhi’nde de böyledir.

وَإِنْ قُشِرَتْ نُقْطَةٌ وَسَالَ مِنْهَا مَاءٌ أَوْ صَدِيدٌ أَوْ غَيْرُهُ إنْ سَالَ عَنْ رَأْسِ الْجُرْحِ نَقَضَ وَإِنْ لَمْ يَسِلْ لَا يَنْقُضُ هَذَا إذَا قَشَرَهَا فَخَرَجَ بِنَفْسِهِ أَمَّا إذَا عَصَرَهَا فَخَرَجَ بِعَصْرِهِ لَا يَنْقُضُ؛ لِأَنَّهُ مُخْرَجٌ وَلَيْسَ بِخَارِجٍ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ.

Bir kabarcık patlasa da, ondan su, sarı su veya bir başka şey çıksa; eğer bu çıkan şey, yaranın başından akarsa abdesti bozar. Fakat, akmazsa abdesti bozmaz- Bu durum, kabarcığın kendiliğin­den patlaması ve içindekinin kendiliğinden çıkması hâlinde böyle­dir.

Fakat, bir kimsenin bu kabarcığı sıkması neticesinde, içindeki çıkmış olursa, bu hâl abdesti bozmaz. Çünkü, çıkan o şey, çıktığı yerin dışına taşıcı değildir. Hidâye’de de böyledir.

الرَّجُلُ إذَا اسْتَنْثَرَ فَخَرَجَ مِنْ أَنْفِهِ عَلَقٌ قَدْرَ الْعَدَسَةِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bir kimse sümkürdüğü zaman, burnundan mercimek tanesi kadar, pıhtılaşmış kan parçası çıksa, o kimsenin abdesti bozulmaz. Hulâsa’da da böyledir.

الْقُرَادُ إذَا مَصَّ عُضْوَ إنْسَانٍ فَامْتَلَأَ دَمًا إنْ كَانَ صَغِيرًا لَا يَنْقُضُ وُضُوءَهُ كَمَا لَوْ مَصَّتْ الذُّبَابُ أَوْ الْبَعُوضُ وَإِنْ كَانَ كَبِيرًا يَنْقُضُ وَكَذَا الْعَلَقَةُ إذَا مَصَّتْ عُضْوَ إنْسَانٍ حَتَّى امْتَلَأَتْ مِنْ دَمِهِ انْتَقَضَ وُضُوءُهُ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Gene denilen böcek, bir kimsenin her hangi bir uzvunu emer de, karnını kan ile  doldurursa bakılır, bu böcek eğer küçük ise sivri sinek ve sinekte bozulmadığı gibi bu böceğin emmesi ile de abdest bozulmaz. Fakat, eğer gene denilen böcek büyük ise, abdest bozulur.

Yine, sülük bir kimsenin her hangi bir uzvunu emer de kar­nım doldurursa, o kimsenin abdesti bozulur. Serahsî’nin Muhıyt’in-de de böyledir.

وَالْغَرْبُ فِي الْعَيْنِ بِمَنْزِلَةِ الْجُرْحِ فَمَا يَسِيلُ مِنْهُ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Gözde olan bir hastalık, yara mesabesindedir; ondan çıkıp akan şeyler de abdesti bozar. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

وَلَوْ كَانَ فِي عَيْنَيْهِ رَمَدٌ أَوْ عَمَشٌ يَسِيلُ مِنْهُمَا الدُّمُوعُ قَالُوا يُؤْمَرُ بِالْوُضُوءِ لِوَقْتِ كُلِّ صَلَاةٍ لِاحْتِمَالِ أَنْ يَكُونَ صَدِيدًا أَوْ قَيْحًا كَذَا فِي التَّبْيِينِ.

«Bir kimsenin gözlerinde ağrı olsa ve bu ağrı sebebi ile göz­lerinden devamlı su aksa, o akıntının sarı su olma ihtimali bulun­duğu için, o kimse her namaz için abdest almakla emrolunur.» de­nilmiştir. Tebyîn’de de böyledir.

الدُّودَةُ الْخَارِجَةُ عَنْ رَأْسِ الْجُرْحِ لَا تَنْقُضُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Bir yaranın başından kurt çıkmış olsa, bu abdesti bozmaz. Muhıyt’te de böyledir.

وَالْعَرَقُ الْمَدَنِيُّ الَّذِي يُقَالُ لَهُ بِالْفَارِسِيَّةِ (رشته) هُوَ بِمَنْزِلَةِ الدُّودَةِ فَإِنْ كَانَ الْمَاءُ يَسِيلُ مِنْهُ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ

III- Kusmak.

Bir kimse, ağız dolusu acı su, yemek veya su kusarsa abdes­ti bozulur. Zahıriyye’de de böyledir

وَالْحَدُّ الصَّحِيحُ فِي مِلْءِ الْفَمِ أَنْ لَا يُمْكِنَهُ إمْسَاكُهُ إلَّا بِكُلْفَةٍ وَمَشَقَّةٍ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Ağız dolusu kusmanın hududu : Sahih kavle göre, kusuntuyu, zorlanmadan ve meşakkat çekmeden, ağızda tutamamaktır. Mu­hıyt’te de böyledir.

وَلَوْ شَرِبَ مَاءً ثُمَّ قَاءَ صَافِيًا انْتَقَضَ الْوُضُوءُ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ نَاقِلًا عَنْ الْفَتَاوَى.

Su içmiş olan bir kimse, o suyu olduğu gibi  hiç karışma­dan, safî olarak kussa, yine abdesti bozulur. Sirâcül Vehhâc’-da da böyle nakledilmiştir.

وَإِنْ قَاءَ مِلْءَ الْفَمِ بَلْغَمًا إنْ نَزَلَ مِنْ الرَّأْسِ لَمْ يَنْتَقِضْ وَإِنْ صَعِدَ مِنْ الْجَوْفِ لَمْ يَنْتَقِضْ عِنْدَهُمَا خِلَافًا لِأَبِي يُوسُفَ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى – هَذَا إذَا قَاءَ بَلْغَمًا صِرْفًا فَإِنْ كَانَ مَخْلُوطًا بِشَيْءٍ مِنْ الطَّعَامِ وَغَيْرِهِ فَإِنْ كَانَ الطَّعَامُ مِلْءَ الْفَمِ يَكُونُ حَدَثًا وَإِلَّا فَلَا. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Bir kimse, ağız dolusu balgam kusmuş olsa, abdesti bozul­maz. Balgam karından çıkmışsa, İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhaın-med’e göre, yine abdest bozulmaz. Fakat bu durumda İmâm Ebû Yûsuf’a göre abdest bozulur. Bu hüküm, bir kimsenin sırf balgam kusması halindedir.

Fakat, bir kimse, yemek ve diğer şeylerle karışık olarak balgam kusarsa ve bu durumda da yemek ağız dolusu olursa, o kimsenin ab­desti bozulur. Bu miktara ulaşmazsa abdesti bozulmaz. Serahsî’nin Muhiyt’inde de böyledir.

وَإِنْ قَاءَ دَمًا إنْ كَانَ سَائِلًا نَزَلَ مِنْ الرَّأْسِ يَنْقُضُ اتِّفَاقًا وَإِنْ كَانَ عَلَقًا لَا يَنْقُضُ اتِّفَاقًا وَإِنْ صَعِدَ مِنْ الْجَوْفِ إنْ كَانَ عَلَقًا لَا يَنْقُضُ اتِّفَاقًا إلَّا أَنْ يَمْلَأَ الْفَمَ وَإِنْ كَانَ سَائِلًا فَعَلَى قَوْلِ أَبِي حَنِيفَةَ يَنْقُضُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مِلْءَ الْفَمِ كَذَا فِي شَرْحِ الْمُنْيَةِ وَهُوَ الْمُخْتَارُ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَصَحَّحَهُ عَامَّةُ الْمَشَايِخِ. هَكَذَا فِي الْبَدَائِعِ.

Bir kimse kan kusar ve bu kan da akıcı olarak baştan in­miş bulunursa o kimsenin abdesti bozulur. Bu hususta ittifak var­dır.

Fakat, eğer kusulan kan, pıhtılaşmış kan ise, yine ittifakla abdest bozulmaz.

Kusulan kan, karından çıkan kan ise ve bu kan pıhtılaşmışsa yine ittifakla abdest bozulmaz.

Fakat, bu kan ağız dolusu olursa, abdest bozulur. Ayrıca,  bu miktar olmasa bile  akıcı kan ise abdest bozu­lur. Ebû Hanîfe (R.A.) nin kavline bunun üzerinedir. Münye Şerhi’nde de böyledir. Muhtar olan (Fakihlerin seçmiş bulunduğu) da budur. Tebyîn’de de böyledir. Bunu, bütün alimlerimiz sahih gör­müşlerdir. Bedâi’de de böyledir.

وَإِنْ قَاءَ قَلِيلًا لَوْ جُمِعَ يَبْلُغُ مِلْءَ الْفَمِ قَالَ مُحَمَّدٌ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى – إنْ اتَّحَدَ السَّبَبُ جُمِعَ وَإِلَّا فَلَا وَهَذَا أَصَحُّ كَذَا فِي الْمُضْمَرَاتِ.

Bir kimse, azar azar kusmuş olsa, eğer kustuğu şeylerin top­lamı, ağız dolusu miktarına ulaşırsa, bu durumda, İmâm Muhammed (R.A.) : «Eğer bu kusmaların sebebi aynı ise, o kimsenin abdesti bozulur, sebep aynı değilse abdest bozulmaz.» demiştir. Sahih olan da budur. Muzmarat’ta da böyledir.

إذَا قَاءَ ثَانِيًا قَبْلَ سُكُونِ نَفْسِهِ مِنْ الْهَيَجَانِ وَالْغَثَيَانِ كَانَ السَّبَبُ مُتَّحِدًا وَإِنْ كَانَ بَعْدَهُ كَانَ السَّبَبُ مُخْتَلِفًا. كَذَا فِي الْكَافِي.

Kusma sebebinin, aynı olup olmadığı şöyle anlaşılır : Bir kimse heyecan ve gaseyan haline gelip kusar ve sakinleşmeden önce yine kusarsa, bu kusmalarda sebep birdir, aynıdır. Fakat, kusar sonra sakinleşir ve sonra tekrar kusarsa, bu kusmalarda sebep ayrıdır. Kâfi’de de böyledir.

مَا يَخْرُجُ مِنْ بَدَنِ الْإِنْسَانِ إذَا لَمْ يَكُنْ حَدَثًا لَا يَكُونُ نَجَسًا كَالْقَيْءِ الْقَلِيلِ وَالدَّمِ إذَا لَمْ يَسِلْ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَهُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي الْكَافِي.

İnsan vücudundan çıkan her şey pis
midir?

İnsan bedeninden çıkan her hangi bir şey hades (abdesti bo­zucu) değilse, pis değildir. Az olan kusuntu, akıp dağılmayan kan gibi… Tebyîn’de de böyledir. Sahih olan da budur. Kâfi’de de böy­ledir.

(وَمِنْهَا النَّوْمُ)

يَنْقُضُهُ النَّوْمُ مُضْطَجِعًا فِي الصَّلَاةِ وَفِي غَيْرِهَا بِلَا خِلَافٍ بَيْنَ الْفُقَهَاءِ وَكَذَا النَّوْمُ مُتَوَرِّكًا بِأَنْ نَامَ عَلَى أَحَدِ وَرِكَيْهِ. هَكَذَا فِي الْبَدَائِعِ وَكَذَا النَّوْمُ مُسْتَلْقِيًا عَلَى قَفَاهُ. هَكَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ.

IV- Uyku.

Namaz içinde veya namaz dışında, yatarak uyumanın,
ab­desti bozduğu hususunda fukahâ arasında bir görüş ayrılığı
yoktur.

Sol uyluğunun üzerine oturup da,  ayaklarını sağ taraftan çıkararak uzanan ve bu şekilde uyuyan kimsenin abdesti de bozu­lur. Bedâi’de de böyledir.

Yüzükoyun başı üstüne yatan kimsenin de abdesti bozulur. Bahrir’Râık’ta da böyledir.

وَلَوْ نَامَ قَاعِدًا وَاضِعًا أَلْيَتَيْهِ عَلَى عَقِبَيْهِ شِبْهَ الْمُنْكَبِّ لَا وُضُوءَ عَلَيْهِ وَهُوَ الْأَصَحُّ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Oturarak uyuyan kimsenin durumu; ökçeleri üzerine oturarak uyuyan kimsenin abdesti bozulmaz. Sahih olan budur. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

وَلَوْ نَامَ مُسْتَنِدًا إلَى مَا لَوْ أُزِيلَ عَنْهُ لَسَقَطَ إنْ كَانَتْ مَقْعَدَتُهُ زَائِلَةً عَنْ الْأَرْضِ نَقَضَ بِالْإِجْمَاعِ وَإِنْ كَانَتْ غَيْرَ زَائِلَةٍ فَالصَّحِيحُ أَنْ لَا يَنْقُضَ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Bir şeye dayanarak uyuyan kimsenin hâli
:

Alındığı zaman, düşeceği bir şeye dayanarak uyuyan bir kimse­nin, makad’ı yere bitişik değilse bil – icma’ abdesti bozulur. Eğer, yer bitişikse, bu durumda sahih olan, abdestin bozulmamasıdır. Tebyîn’de de böyledir.

وَلَا يَنْقُضُ نَوْمُ الْقَائِمِ وَالْقَاعِدِ وَلَوْ فِي السَّرْجِ أَوْ الْمَحْمِلِ وَلَا الرَّاكِعِ وَلَا السَّاجِدِ مُطْلَقًا إنْ كَانَ فِي الصَّلَاةِ وَإِنْ كَانَ خَارِجَهَا فَكَذَلِكَ إلَّا فِي السُّجُودِ فَإِنَّهُ يُشْتَرَطُ أَنْ يَكُونَ عَلَى الْهَيْئَةِ الْمَسْنُونَةِ لَهُ بِأَنْ يَكُونَ رَافِعًا بَطْنَهُ عَنْ فَخِذَيْهِ مُجَافِيًا عَضُدَيْهِ عَنْ جَنْبَيْهِ وَإِنْ سَجَدَ عَلَى غَيْرِ هَذِهِ الْهَيْئَةِ انْتَقَضَ وُضُوءُهُ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ ثُمَّ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ لَا فَرْقَ بَيْنَ غَلَبَتِهِ وَتَعَمُّدِهِ وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ النَّقْضُ فِي الثَّانِي وَالصَّحِيحُ مَا ذُكِرَ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Ayakta uyuyan   kimselerin,  oturarak   uyuyan  kimselerin, eyer veya semer üzerinde oturarak uyuyan kimselerin, rükû halin­de veya secde esnasında uyuyan kimselerin, ~bu halleri namaz içinde veya namaz dışında meydana gelmiş bulunsa  abdestleri bozulmaz.

Ancak, secdelerin sünnet üzre olması şarttır, (Yani karnın uy­luklarından ayrı, kollan da yanlarından uzak olmalıdır.) Eğer, sec­deler, sünnet olan şeklin dışında olur ve o kimse bu şekilde uyur­sa, abdesti bozulur. Bahrü’r-Râık’ta da boyledir

ثُمَّ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ لَا فَرْقَ بَيْنَ غَلَبَتِهِ وَتَعَمُّدِهِ وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ النَّقْضُ فِي الثَّانِي وَالصَّحِيحُ مَا ذُكِرَ فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ

Zahirü’r – rivaye’de, uykunun galebesi ile kasden uyumak
arasında bir fark yoktur.

Fakat, Ebû Yûsuf’a göre, kasden uyunduğu zaman, abdest bo­zulur. Bu hususta sahih olan ise, zahirü’r – rivâye’nin beyanıdır. Muhıyt’te de böyledir.

وَاخْتَلَفُوا فِي الْمَرِيضِ إذَا كَانَ يُصَلِّي مُضْطَجِعًا فَنَامَ فَالصَّحِيحُ أَنَّ وُضُوءَهُ يَنْتَقِضُ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ وَالتَّبْيِينِ وَالْبَحْرِ الرَّائِقِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى. كَذَا فِي النَّهْرِ الْفَائِقِ.

Hasta olan kimsenin uykusu :Hasta olan kimsenin, uyumasının, abdestini bozup bozmayaca­ğı hakkında ihtilâf vardır :Hasta, eğer namazını yatarak kılarken uyumuş olursa, o has­tanın abdesti bozulur. Sahih olan da budur. Muhıyt’te, Tebyîn’de, Bahrü’r – Râık’te de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Nehrü’l-Fâık’ta da böyledir.

وَإِنْ نَامَ جَالِسًا وَهُوَ يَتَمَايَلُ وَرُبَّمَا تَزُولُ مَقْعَدَتُهُ عَنْ الْأَرْضِ قَالَ شَمْسُ الْأَئِمَّةِ الْحَلْوَانِيُّ: ظَاهِرُ الْمَذْهَبِ أَنَّهُ لَا يَكُونُ حَدَثًا. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Oturarak uyumak :Bir tarafına eğilerek, oturduğu yerde uyuyan kimsenin, mak’adi çoğu kere yerden ayrılır. Fakat Şemsü’l – eimme Halvânî : «O durum, gerçekten hades (abdesti bozucu) değildir.» demiştir. Zâhirul-mezheb de budur. Fetâvâ-i Kâdîhân’da dâ böyledir.

وَلَوْ نَامَ قَاعِدًا فَسَقَطَ عَلَى وَجْهِهِ أَوْ جَنْبِهِ إنْ انْتَبَهَ قَبْلَ سُقُوطِهِ أَوْ حَالَةَ سُقُوطِهِ أَوْ سَقَطَ نَائِمًا وَانْتَبَهَ مِنْ سَاعَتِهِ لَا يَنْتَقِضُ وَإِنْ اسْتَقَرَّ نَائِمًا ثُمَّ انْتَبَهَ يَنْتَقِضُ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ.

Oturduğu yerde uyumakta olan bir kimse, yüzü üstüne
ve­ya yanı üstüne düşmüş olsa, düşmeden veya düşeceği sırada uyanır­sa veya
uyuyarak düşer fakat düştüğü anda uyanırsa, o kimsenin abdesti
bozulmaz.

Fakat, o kimse, düştükten sonra da bir müddet uyur ve sonra uyanırsa, o kimsenin abdesti bozulur. Tebyî’nde de böyledir.

وَإِنْ نَامَ مُتَرَبِّعًا لَا يَنْتَقِضُ الْوُضُوءُ وَكَذَا لَوْ نَامَ مُتَوَرِّكًا بِأَنْ يَبْسُطَ قَدَمَيْهِ مِنْ جَانِبٍ وَيُلْصِقَ أَلْيَتَيْهِ بِالْأَرْضِ كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bağdaş kurarak oturmuş olan bir kimse, bu durumda uyursa abdesti bozulmaz keza müteverrik. Hulâsa’da da böyledir.

وَإِذَا نَامَ رَاكِبًا عَلَى دَابَّةٍ وَالدَّابَّةُ عُرْيَانَةٌ فَإِنْ كَانَ فِي حَالَةِ الصُّعُودِ وَالِاسْتِوَاءِ لَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ أَمَّا حَالَةُ الْهُبُوطِ يَكُونُ حَدَثًا. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Hayvana binmiş olan kimsenin uykusu: Bir kimsenin bindiği hayvan çıplak olur ve bu hayvanda yokuş yukarı çıkmakta veya düz bir yolda gitmekte olursa, o kimse uyu­muş olsa bile abdesti bozulmaz.

Fakat, hayvan iniş inmekte iken üzerinde uyuyan kimsenin abdesti bozulur. Muhiyt’te de böyledir.

وَإِنْ نَامَ عَلَى ظَهْرِ الدَّابَّةِ فِي إكَافٍ لَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ وَإِنْ نَامَ عَلَى رَأْسِ التَّنُّورِ وَهُوَ جَالِسٌ قَدْ أَدْلَى رِجْلَيْهِ كَانَ مُحْدِثًا. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir kimse, üzerinde palan olan bir hayvanın üstünde
uyur­sa, o kimsenin abdesti bozulmaz.

Tandır başında uyuyan kimse: Bir kimse, tandırın başında uyur ve ayaklarını da tandıra uza­tırsa, o kimsenin abdesti bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

وَأَمَّا النُّعَاسُ فِي حَالَةِ الِاضْطِجَاعِ لَا يَخْلُو إمَّا أَنْ يَكُونَ ثَقِيلًا أَوْ خَفِيفًا فَإِنْ كَانَ ثَقِيلًا فَهُوَ حَدَثٌ وَإِنْ كَانَ خَفِيفًا لَا يَكُونُ حَدَثًا وَالْفَاصِلُ بَيْنَ الْخَفِيفِ وَالثَّقِيلِ أَنَّهُ إنْ كَانَ يَسْمَعُ مَا قِيلَ عِنْدَهُ فَهُوَ خَفِيفٌ وَإِنْ كَانَ يَخْفَى عَلَيْهِ عَامَّةُ مَا قِيلَ عِنْدَهُ فَهُوَ ثَقِيلٌ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَهَكَذَا حَكَى فَتْوَى شَمْسِ الْأَئِمَّةِ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Uyuklama
Hâli :

Bir kimsenin yatarak uyuklaması, ya ağır bir uyuklamadır veya hafif uyuklamadır.

Uyuklama, ağır bir uyuklama ise, hadestir; yani, abdesti
bo­zar. Eğer hafif bir uyuklama ise, hades değildir, abdesti
bozmaz.

Uyuklamanın hafifi ile ağın arasındaki fark şudur : Uyuklayan bir kimse, eğer yanında söylenenleri işitiyorsa, hafif bir şe­kilde, fakat, yanında söylenenlerin hiç birini işitmiyorsa, ağır bir şekilde uyukluyor demektir. Muhıyt’te böyledir. Bu husus Şemaili -eimme’nin fetvasında da anlatılmıştır. Zehiyre’de de böyledir.

(وَمِنْهَا الْإِغْمَاءُ وَالْجُنُونُ وَالْغَشْيُ وَالسُّكْرُ)

الْإِغْمَاءُ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ قَلِيلُهُ وَكَثِيرُهُ وَكَذَا الْجُنُونُ وَالْغَشْيُ وَالسُّكْرُ فِي هَذَا الْبَابِ أَنْ لَا يَعْرِفَ الرَّجُلَ مِنْ الْمَرْأَةِ عِنْدَ بَعْضِ الْمَشَايِخِ وَهُوَ اخْتِيَارُ الصَّدْرِ الشَّهِيدِ وَالصَّحِيحُ مَا نُقِلَ عَنْ شَمْسِ الْأَئِمَّةِ الْحَلْوَانِيِّ أَنَّهُ إذَا دَخَلَ فِي بَعْضِ مِشْيَتِهِ تَحَرُّكٌ كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

V- Baygınlık, Delirmek, Aklın Gitmesi Ve Sarhoşluk

Baygınlığın azı da çoğu da abdesti
bozar.

Delilik, aklın gitmesi ve sarhoşluk da abdesti
bozar.

Bu hususta sarhoşluğun haddi, bazı âlimlere göre, kişinin kendi kansını bilmeme halidir. Bu, Sadr’üş – Şehid’in ihtiyarı (se­çip beğendiği) dir.

Bu hususta sahih olan ise, Şemsü’l – Eimme Halvânî’den nakle­dilen şu kavildir : Sarhoşluğun hududu, bir kimsenin yürümesine, sallanma halinin gelmesidir. Zehiyre’de ide böyledir

(وَمِنْهَا الْقَهْقَهَةُ)

وَحَدُّ الْقَهْقَهَةِ أَنْ يَكُونَ مَسْمُوعًا لَهُ وَلِجِيرَانِهِ وَالضَّحِكُ أَنْ يَكُونَ مَسْمُوعًا لَهُ وَلَا يَكُونُ مَسْمُوعًا لِجِيرَانِهِ وَالتَّبَسُّمُ أَنْ لَا يَكُونَ مَسْمُوعًا لَهُ وَلَا لِجِيرَانِهِ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ الْقَهْقَهَةُ فِي كُلِّ صَلَاةٍ فِيهَا رُكُوعٌ وَسُجُودٌ تَنْقُضُ الصَّلَاةَ وَالْوُضُوءَ عِنْدَنَا. كَذَا فِي الْمُحِيطِ سَوَاءٌ كَانَتْ عَمْدًا أَوْ نِسْيَانًا كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

VI- Kahkaha İle Gülmek

Kahkahanın haddi, bir kimsenin gülmesinden dolayı mey­dana gelen sesi, hem kendisinin ve hem de yamndakilerin duymasıdır.

Dıhk (gülme)’m haddi ise, sesi kenidisinin duyması ve
fakat yamndakilerin duymamasıdır.

Tebessüm ise, sessiz gülmek, gülümsemektir. Ne tebessüm eden kimse ve ne de yanındakiler bil şey duyabilirler. Zehiyre’de de böyledir.

Kahkaha içinde ruku ve secde olan her turlu namazda olursa hem namazı hem abdestı bozar bizim ındımızde. Muhıyt’te de böyledir. Kahkaha bilerek ve unutarak olması musevi dir. Hulâsa’da da böyledir.

وَلَا تَنْقُضُ الطَّهَارَةَ خَارِجَ الصَّلَاةِ وَالضَّحِكُ يُبْطِلُ الصَّلَاةَ وَلَا يُبْطِلُ الطَّهَارَةَ وَالتَّبَسُّمُ لَا يُبْطِلُ الصَّلَاةَ وَلَا الطَّهَارَةَ، وَلَوْ قَهْقَهَ فِي سَجْدَةِ التِّلَاوَةِ أَوْ فِي صَلَاةِ الْجِنَازَةِ تُبْطِلُ مَا كَانَ فِيهَا وَلَا تَنْقُضُ الطَّهَارَةَ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Kahkaha, namazm haricinde abdesti
bozmaz.

Dıhk, namazın içinde olursa, namazı bozar; abdesti bozmaz, tebessüm ise, namazı da abdesti de bozmaz.

Bir kimse, tilâvet secdesinde veya cenaze namazında, kah­kaha ile gülse, bu kimsenin, tilavet secdesi ve cenaze namazı bozu­lursa da abdesti bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

وَالْقَهْقَهَةُ مِنْ الصَّبِيِّ فِي حَالِ الصَّلَاةِ لَا تَنْقُضُ الْوُضُوءَ كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Sabinin (çocuğun) kahkahası, namazını bozar, fakat abdestini bozmaz. Muhıyt’te de böyledir.

وَلَوْ قَهْقَهَ نَائِمًا فِي الصَّلَاةِ فَالصَّحِيحُ أَنَّهَا لَا تُبْطِلُ الْوُضُوءَ وَلَا الصَّلَاةَ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ قَالَ الْحَاكِمُ أَبُو مُحَمَّدٍ الْكُوفِيُّ: فَسَدَتْ صَلَاتُهُ وَوُضُوءُهُ جَمِيعًا وَبِهِ أَخَذَ عَامَّةُ الْمُتَأَخِّرِينَ احْتِيَاطًا. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Namazda uyumakta olan bir kimse, uyuduğu halde kahkaha ile gülmüş olsa, namazı da abdesti de bozulmaz. Sahih olan da budur. Tebyîn’dede böyledir.

وَلَوْ قَهْقَهَ فِي الصَّلَاةِ الْمَظْنُونَةِ الْأَصَحُّ أَنَّهُ يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ

Namaz kıldığı zannolunan kimse, kahkaha ile gülerse, esah olan kavle göre, o kimsenin abdesti bozulur.   Zahirıyye’de de böy­ledir.

وَلَوْ قَهْقَهَ فِيمَا يُصَلِّي بِالْإِيمَاءِ بِعُذْرٍ أَوْ رَاكِبًا يُومِئُ بِالنَّفْلِ أَوْ الْفَرْضِ بِعُذْرٍ انْتَقَضَ. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ

Bir özürden dolayı îmâ ile namaz kılmakta olan bir kimse veya bir hayvana binili olduğu halde farz veya nafile namazlardan birini imâ ile kılmakta olan bir kimse, kahkaha ile gülerse, abdesti bozulur- Fethü’l – Kadîr’de de böyledir.

وَالْقَهْقَهَةُ تُبْطِلُ التَّيَمُّمَ كَمَا تُبْطِلُ الْوُضُوءَ وَلَا تُبْطِلُ طَهَارَةَ الِاغْتِسَالِ وَقَدْ قِيلَ تُبْطِلُ طَهَارَةَ الْأَعْضَاءِ الْأَرْبَعَةِ فَالْمُغْتَسِلُ فِي الصَّلَاةِ إذَا قَهْقَهَ بَطَلَتْ الصَّلَاةُ وَلَا يَجُوزُ لَهُ أَنْ يُصَلِّيَ بَعْدَهُ مِنْ غَيْرِ وُضُوءٍ جَدِيدٍ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ وَهُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Kahkaha Teyemmümü Bozar mı?

Kahkaha, abdesti bozduğu gibi, teyemmümü de. bozar. Guslün abdestini bozmaz. Fakat, «kahkaha dört a’zanın taharetini bo­zar,   denilmiştir. Buna göre, gusleden kimsenin, namazda kahkaha üe gülmesi, namazını batıl eder. Ve, yeniden abdest almadan, namaz kılması caiz olmaz. Muhıyt’ta da böyledir. Sahîh olan da budur. Tatarhâniyye’de de böyledir.

(وَمِنْهَا الْمُبَاشَرَةُ الْفَاحِشَةُ)

إذَا بَاشَرَ امْرَأَتَهُ مُبَاشَرَةً فَاحِشَةً بِتَجَرُّدٍ وَانْتِشَارٍ وَمُلَاقَاةِ الْفَرْجِ بِالْفَرْجِ فَفِيهِ الْوُضُوءُ فِي قَوْلِ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَبِي يُوسُفَ – رَحِمَهُمَا اللَّهُ تَعَالَى – اسْتِحْسَانًا وَقَالَ مُحَمَّدٌ – رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -: لَا وُضُوءَ عَلَيْهِ وَهُوَ الْقِيَاسُ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي النِّصَابِ هُوَ الصَّحِيحُ وَفِي الْيَنَابِيعِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة فِي الْمُلَامَسَةِ الْفَاحِشَةِ لَا يُعْتَبَرُ انْتِشَارُ آلَةِ الرَّجُلِ فِي انْتِقَاضِ طَهَارَةِ الْمَرْأَةِ. كَذَا فِي الْقُنْيَةِ.

VII- Mübâşeret

Çıplak ve yaygın bir halde, tenasül uzuvlarının birbirine do­kunması, karının ve kocanın abdestini bozar.   İmâm-ı A’zam Ebû Hanife ile İmâm Ebu Yûsuf, istihsanen bu görüştedirler. İmâm Muhammed ise : «Bu halde abdest yoktur. — Yani, yemden abdest al­mak gerekmez.» demiştir. Bu bir kıyastır. Muhıyt’te de böyledir. Nisâb’da da böyledir ve sahih olan da budur. Fetva da bunun üze­rinedir.

Tenasül uzuvlarının birbirine dokunmasındaki hüküm Tatarhâniyye’de de böyledir-Erkeğin aletinin intişarı halinde, kadının abdesti bozulmaz. Kınye’de de böyledir.

Erkeğin Kadına, Kadının Erkeğe Dokunması Abdesti Bozar mı?

مَسُّ الرَّجُلِ الْمَرْأَةَ وَالْمَرْأَةِ الرَّجُلَ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Erkeğin kadına, kadının erkeğe dokunması, abdesti bozmaz. Muhıyt’te ide böyledir.

مَسُّ ذَكَرِهِ أَوْ ذَكَرِ غَيْرِهِ لَيْسَ بِحَدَثٍ عِنْدَنَا. كَذَا فِي الزَّادِ.

Mezhebimize göre, kişinin kendi zekerine veya başkasının zekerine dokunması da abdesi bozmaz. Zâd’da da böyledir.

وَالْمُبَاشَرَةُ الْفَاحِشَةُ بَيْنَ الْمَرْأَتَيْنِ وَبَيْنَ الرَّجُلِ وَالْغُلَامِ الْأَمْرَدِ تَنْقُضُ الْوُضُوءَ عِنْدَ الشَّيْخَيْنِ. هَكَذَا فِي الْقُنْيَةِ وَكَذَا بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ. كَذَا فِي مِعْرَاجِ الدِّرَايَةِ.

Bir kadınla, başka bir kadın veya bir erkekle genç çocuk arasındaki mübaşeret (tenasül uzuvlarını birbirine dokundurmak) Şeyhayn’e göre abdesti bozar, Kınye’de de böyledir, taki erkek arasında da böyledir. Mi’râcü’d – Dirâye’de de böyledir.

(وَمِمَّا يَتَّصِلُ بِذَلِكَ مَسَائِلُ الشَّكِّ)

Abdest Alırken Şübheye Düşmek

فِي الْأَصْلِ مَنْ شَكَّ فِي بَعْضِ وُضُوئِهِ وَهُوَ أَوَّلُ مَا شَكَّ غَسَلَ الْمَوْضِعَ الَّذِي شَكَّ فِيهِ فَإِنْ وَقَعَ ذَلِكَ كَثِيرًا لَمْ يُلْتَفَتْ إلَيْهِ هَذَا إذَا كَانَ الشَّكُّ فِي خِلَالِ الْوُضُوءِ فَإِنْ كَانَ بَعْدَ الْفَرَاغِ مِنْ الْوُضُوءِ لَمْ يُلْتَفَتْ إلَى ذَلِكَ وَمَنْ شَكَّ فِي الْحَدَثِ فَهُوَ عَلَى وُضُوئِهِ وَلَوْ كَانَ مُحْدِثًا فَشَكَّ فِي الطَّهَارَةِ فَهُوَ عَلَى حَدَثِهِ وَلَا يَعْمَلُ بِالتَّحَرِّي. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

el – Asl’da beyan edildiğine göre,: Bir kimse, abdest
alırken, bazı azalarını yıkayıp yıkamadığı hususunda şüpheye düşse, eğer bu
şüphe, o kimsenin ilk şüphesi ise, sadece şüphe ettiği yeri yıkar. Fakat, bu
kimsede, bu şekildeki şüpheler çok vak’i oluyorsa, o şüp­heye iltifat
edilmez.

Abdest aldıktan sonra vaki’ olan   bu
gibi  şüphelere de iltifat
edilmez.

Abdestinin bozulup bozulmadığı hususunda şüpheye düşen
kimse,  abdestsiz olmuş olsa bile  abdestli sayılır.

O Fakat, abdest alıp almadığı hususunda şüpheye düşen kim­se, abdestsizdir. Bu durumda taharri ile (abdestli olup olmadığını araştırıp, bir neticeye varmaya çalışmakla) amel olunamaz. Hulâsa’da da böyledir.