Fetava-i Hindiyye – Kendisi İle Abdest Caîz Olan Sular

(الْبَابُ الثَّالِثُ فِي الْمِيَاهِ وَفِيهِ فَصْلَانِ)

Taharet kitabının ücüncü babı sular hakkında dır. Bu bab iki bölümdür.

1- Kendisi ile
abdest caiz olan sular,

2- Kendisi ile abdest caiz olmayan sular, olmak üzere, iki bölüm vardır.

(الْفَصْلُ الْأَوَّلُ فِيمَا يَجُوزُ بِهِ التَّوَضُّؤُ وَهُوَ ثَلَاثَةُ أَنْوَاعٍ)

Kendisi İle Abdest Caîz Olan Sular

Kendisi ile abdest almanın caiz olduğu sular da üç nevidir :

1- Akar
sular,

2- Durgun
sular,

3- Kuyu suları.

(الْأَوَّلُ الْمَاءُ الْجَارِي)

1- Akarsular:

وَهُوَ مَا يَذْهَبُ بِتِبْنِهِ. كَذَا فِي الْكَنْزِ وَالْخُلَاصَةِ وَهَذَا هُوَ الْحَدُّ الَّذِي لَيْسَ فِي دَرْكِهِ حَرَجٌ. هَكَذَا فِي شَرْحِ الْوِقَايَةِ وَقِيلَ مَا يَعُدُّهُ النَّاسُ جَارِيًاوَهُوَ الْأَصَحُّ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَفِي النِّصَابِ وَالْفَتْوَى فِي الْمَاءِ الْجَارِي أَنَّهُ لَا يَتَنَجَّسُ مَا لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ أَوْ لَوْنُهُ أَوْ رِيحُهُ مِنْ النَّجَاسَةِ. كَذَا فِي الْمُضْمَرَاتِ.

Saman çöpünü götürecek kadar akıcı olan sulara, akar su
denir. Kenz ve Hülâsa’da da böyledir.

Bu ölçü, anlaşılmasında güçlük olmayan bir haddir. Vikaye Şerhi’nde de böyledir.

Esahh olan kavil ise : «Akar su, insanların, kendisini akıcı olarak kabul ettikleri sudur: Tebyîn’de ye Nısab’da da böyledir.

Fetvaya göre, akar su ile : Pislikten dolayı, kokusu, rengi veya tadı değişmemiş olan sudur, Muzmarat’ta da böyledir.

İçine Pislik Atılan Suyun Durumu:

 وإذا أُلْقِيَ في الْمَاءِ الْجَارِي شَيْءٌ نَجَسٌ كَالْجِيفَةِ وَالْخَمْرِ لَا يَتَنَجَّسُ ما لم يَتَغَيَّرْ لَوْنُهُ أو طَعْمُهُ أو رِيحُهُ كَذَا في مُنْيَةِ الْمُصَلِّي

Akıcı bir suyun içine, cîfe gibi, şarap gibi bir şey atıldığı zaman, onun rengini, kokusunu veya tadını değiştirmezse, su pislen­miş olmaz. Münyetü’l – Musalli’de de böyledir.

 وإذا سَدَّ كَلْبٌ عَرْضَ النَّهْرِ وَيَجْرِي الْمَاءُ فَوْقَهُ أن كان ما يُلَاقِي الْكَلْبَ أَقَلَّ مِمَّا لَا يُلَاقِيهِ يَجُوزُ الْوُضُوءُ في الْأَسْفَلِ والا لَا قال الْفَقِيهُ أبو جَعْفَرٍ رَحِمَهُ اللَّهُ على هذا أَدْرَكْتُ مَشَايِخِي كَذَا في شَرْحِ الْوُقَايَةِ وَهَكَذَا في الْمُحِيطِ وقد صَحَّحَهُ في التَّجْنِيسِ لِصَاحِبِ الْهِدَايَةِ كَذَا في الْبَحْرِ الرَّائِقِ وَعِنْدَ أبي يُوسُفَ لَا بَأْسَ بِالْوُضُوءِ إذَا لم يَتَغَيَّرْ أَحَدُ أَوْصَافِهِ كَذَا في شَرْحِ الْوِقَايَةِ وفي النِّصَابِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى كَذَا في الْمُضْمَرَاتِ

Nehre düşen köpek leşinin üzerinden akan su, üzerinden akmayandan (yani, o leşe değip geçen su, değmeden geçen sudan) az ise, o nehrin, alt tarafından abdest alınır. Durum bunun aksi ise, abdest alınmaz. Âlimlerimizden Ebû Ca’fer : «Hocam bu görüş üze­re idi.» demiştir. Vikaye Şerahi’nde de, Muhıyt’te de böyledir. Hidâye Sahibi, Tecnîs’de ide bunu doğrulamıştır.  Bahrü’r – Râik’te de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre, bu üç vasıfdan biri değiş­medikçe, akar su ile abdest almakta bir beis yoktur. Şerh-i Vikaye’-de de, Nisab’da da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarat’ta da böyledir.

 وإذا كانت الْجِيفَةُ تُرَى من تَحْتِ الْمَاءِ لِقِلَّةِ الْمَاءِ لَا لِصَفَائِهِ كان الذي يُلَاقِيهَا اكثر إذَا كان سَدَّ عَرْضَ السَّاقِيَةِ وأن كانت لَا تُرَى أو لم تَأْخُذْ إلَّا الْأَقَلَّ من النِّصْفِ لم يَكُنْ الذي يُلَاقِيهَا اكثر كَذَا في الْمُحِيطِ

Suyun altındaki cîfe, suyun saflığından değil de azlığından görünmekte ve cîfe, suyun aktığı arkm ortasında bulunmakta ise, bu durumda, suyun ekserisi, o cifeye dokunuyor sayılır. Eğer, cîfe görünmüyor veya ancak arkın yarısından azını kaplıyorsa, suyun ekserisi, o cîfeye dokunmuyor demektir. Muhıyt’te de böyledir.

 وَلَوْ كان على السَّطْحِ عَذِرَةٌ فَوَقَعَ عليه الْمَطَرُ فَسَالَ الْمِيزَابُ أن كانت النَّجَاسَةُ عِنْدَ الْمِيزَابِ وكان الْمَاءُ كُلُّهُ يُلَاقِي الْعَذِرَةَ أو أَكَثْرُهُ أو نِصْفُهُ فَهُوَ نَجَسٌ وَإِلَّا فَهُوَ طَاهِرٌ وأن كانت الْعَذِرَةُ على السَّطْحِ في مَوَاضِعَ مُتَفَرِّقَةٍ ولم تَكُنْ على رَأْسِ الْمِيزَابِ لَا يَكُونُ نَجَسًا وَحُكْمُهُ حُكْمُ الْمَاءِ الْجَارِي كَذَا في السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ

Bir damın üzerinde necaset bulunsa da, üzerine yağan yağ­mur, evin oluğundan aksa; bu durumda eğer, necaset oluğun yanında ve suyun tamamı veya ekserisi veyahut da yansı, o necasete do­kunarak akıyorsa, işte o su pistir. Durum bunun aksi ise, akan su temizdir.

Eğer necaset, damın üzerinde, oluğun başında değil de, ayrı ayrı yerlerde, dağınık bir vaziyette bulunuyorsa; oradan akan su pis değildir. Bu su da, akar su hükmündedir. Sirâcü’l – Vehhâc’da da böyledir.

وَفِي بَعْضِ الْفَتَاوَى قَالَ مَشَايِخُنَا: الْمَطَرُ مَا دَامَ يُمْطِرُ فَلَهُ حُكْمُ الْجَرَيَانِ حَتَّى لَوْ أَصَابَ الْعَذِرَاتِ عَلَى السَّطْحِ ثُمَّ أَصَابَ ثَوْبًا لَا يَتَنَجَّسُ إلَّا أَنْ يَتَغَيَّرَ.

Bazı âlimlerimiz ise, fetvâlarında : «Bu su, yağmur devamlı ya­ğıyorsa, akar su hükmünde olur. Ve bu su, damdaki pisliklere değdikten sonra, elbiseye sıçramış olsa, suyun üç vasıftan birisi değişmemiş oldukça, elbise pis olmaz.» demişlerdir.

الْمَطَرُ إذَا أَصَابَ السَّقْفَ وَفِي السَّقْفِ نَجَاسَةٌ فَوَكَفَ وَأَصَابَ الْمَاءُ ثَوْبًا فَالصَّحِيحُ أَنَّهُ إذَا كَانَ الْمَطَرُ لَمْ يَنْقَطِعْ بَعْدُ فَمَا سَالَ مِنْ السَّقْفِ طَاهِرٌ. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي الْعَتَّابِيَّةِ إذَا لَمْ يَكُنْ مُتَغَيِّرًا. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة وَأَمَّا إذَا انْقَطَعَ الْمَطَرُ وَسَالَ مِنْ السَّقْفِ شَيْءٌ فَمَا سَالَ فَهُوَ نَجَسٌ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي النَّوَازِلِ قَالَ مَشَايِخُنَا الْمُتَأَخِّرُونَ: هُوَ الْمُخْتَارُ. كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Yağmur, kendisinde pislik bulunan bir tavana isabet eder
ve bu tavanda damlamakta olur ve bu damlalar da elbiseye dokunursa; sahih olan
kavle göre, yağmur kesilmediği müddetçe, tavandan damlıyan bu su, temizdir.
Muhıyt’te de böyledir.

Tebiye’de : «Müteğayyir değilse, yani, suyun bir vasfı değişmemişse, temizdir.» denilmiştir. Tatarhâniyye’de de böyledir.

Fakat, yağmur kesilmiş olduğu halde, tavandan su damlarsa, iş­te bu su necistir, pistir. Muhıytte de böyledir. Nevâzil’de de: «Müteahhirin de böyle demişlerdir. Sahih olan da budur.» denilmiştir. Tatarhâniyye’de de böyledir.

مَاءُ النَّهْرِ أَوْ الْقَنَاةِ إذَا احْتَمَلَ عَذِرَةً فَاغْتَرَفَ إنْسَانٌ بِقُرْبِ الْعَذِرَةِ جَازَ وَالْمَاءُ طَاهِرٌ مَا لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ أَوْ لَوْنُهُ أَوْ رِيحُهُ.

Bir nehrin veya bir kaynağın suyu üzerinde bulunan bir pisliği taşıyıp götürüyor olsa ve fakat bu suyun rengi, kokusu veya tadı değişmemiş bulunsa; bir kimsenin, o pisliğin yanından avuçlayıp alması caizdir ve bu su temizdir.

مَاءُ النَّهْرِ إذَا انْقَطَعَ مِنْ أَعْلَاهُ لَا يَتَغَيَّرُ حُكْمُ جَرَيَانِهِ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Bir nehrin suyu, üst tarafından kesilmiş olsa ide, o nehir hakkındaki akıcılık hükmü, değişmez. Fetâvâyî Kâdîhan’da da böy­ledir.

الْمُسَافِرُ إذَا كَانَ مَعَهُ مِيزَابٌ وَاسِعٌ وَمَعَهُ إدَاوَةٌ مِنْ مَاءٍ يَحْتَاجُ إلَيْهِ وَهُوَ عَلَى طَمَعٍ مِنْ وُجُودِ الْمَاءِ وَلَكِنْ لَا يَتَيَقَّنُ بِذَلِكَ حُكِيَ عَنْ الشَّيْخِ أَبِي الْحَسَنِ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ يَأْمُرُ أَحَدَ رُفَقَائِهِ حَتَّى يَصُبَّ الْمَاءَ فِي طَرَفٍ مِنْ الْمِيزَابِ وَهُوَ يَتَوَضَّأُ فِي الْمِيزَابِ وَيَضَعَ عِنْدَ الطَّرَفِ الْآخَرِ مِنْ الْمِيزَابِ إنَاءً طَاهِرًا يَجْتَمِعُ فِيهِ الْمَاءُ فَإِنَّ الْمَاءَ الْمُجْتَمِعَ يَكُونُ طَاهِرًا وَطَهُورًا وَهُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي الذَّخِيرَةِ.

Misafirin yanında, geniş bir oluk (boru) ve ihtiyacına yete­cek kadar da, su dolu bir kabı bulunduğu halde, kalbi suyun yetmiyeceğıne kanaat getirirse; Şeyh Ebû’l-Hasen’den rivayet edildi­ğine göre, bu durumda o misafir, (yolcu) arkadaşlarından birine, kabındaki suyu, oluğun bir tarafından döküp akıtmasını söyler ve bu su ile abdest alır. Oluğun diğer tarafına da temiz bir kap koyarak akan suyu o kabta toplar. Toplanan bu su, hem temizdir ye hem de temizleyicidir. Sahih olan da budur. Zehiyre’de de böyledir.

Havz-ı Sağır = Küçük Havuzun Durumu:

حَوْضٌ صَغِيرٌ كَرَى مِنْهُ رَجُلٌ نَهْرًا وَأَجْرَى الْمَاءَ فِيهِ وَتَوَضَّأَ ثُمَّ اجْتَمَعَ ذَلِكَ الْمَاءُ فِي مَكَانٍ آخَرَ فَكَرَى مِنْهُ رَجُلٌ آخَرَ نَهْرًا آخَرَ وَأَجْرَى فِيهِ الْمَاءُ وَتَوَضَّأَ جَازَ وُضُوءُ الْكُلِّ إذَا كَانَ بَيْنَ الْمَكَانَيْنِ مَسَافَةٌ وَإِنْ قَلَّتْ وَكَذَلِكَ حَفِيرَتَانِ يَخْرُجُ الْمَاءُ مِنْ إحْدَاهُمَا وَيَدْخُلُ فِي الْأُخْرَى فَتَوَضَّأَ فِيمَا بَيْنَهُمَا. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Küçük havuzdan (az bir su birikintisinden) bir kaç
kişinin abdest alması, şu şekilde mümkün olabilir:

Bir kimse, bu su birikintisinin yanma bir ark (su yolu kazar) ve suyu oraya akıtarak abdestini alır. Böylece, başka bir yere akmış olan bu su, orada da toplanmış olur ve bir başka adam da, suyun yeniden toplanmış bulunduğu yerin yanına, başka bir su yolu ka­zıp, o suyu akıtarak abdestini alır. Bir başka şahıs da, aynı usulle, suyu bir başka yere akıtarak abdestini alır.

Kazılan yerlerin arası, yakın olmuş olsa bile, bu kişilerin, hepsi­nin de, almış olduklan abdestleri caiz olur.

Hatta, çukur iki tane olur ve su birinden çıkarda diğerine akar­sa, bu durumda bile, bu iki çukur arasında abdest alınır. Muhıyt’tde böyledir.

إذَا جَلَسَ النَّاسُ صُفُوفًا عَلَى شَطِّ نَهْرٍ يَتَوَضَّئُونَ جَازَ وَهُوَ الصَّحِيحُ كَذَا فِي مُنْيَةِ الْمُصَلِّي.

Bir çok kimsenin, bir akar suyun (nehrin arkın) kenarına, dizilerek, oturup abdest almaları halinde, abdestleri caiz olur- Sahih olan da budur. Münyetü’l – Musallî’de de böyledir.

وَإِذَا كَانَ الْحَوْضُ صَغِيرًا يَدْخُلُ فِيهِ الْمَاءُ مِنْ جَانِبٍ وَيَخْرُجُ مِنْ جَانِبٍ يَجُوزُ الْوُضُوءُ فِيهِ مِنْ جَمِيعِ جَوَانِبِهِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى مِنْ غَيْرِ تَفْصِيلٍ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ أَرْبَعًا فِي أَرْبَعٍ أَوْ أَقَلَّ فَيَجُوزُ أَوْ أَكْثَرَ فَلَا يَجُوزُ كَذَا فِي شَرْحِ الْوِقَايَةِ وَهَكَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ وَمِعْرَاجِ الدِّرَايَةِ.

Su, bir küçük havuzun bir tarafından girip, diğer tarafından çıkıyorsa, o havuzun, her tarafından abdest almak caizdir. Bu du­rumda olan bir havuzda, 4×4 veya daha fazla olma gibi şartlar aranmaz. Fetva da bunun üzerinedir. Şerh-i Vİkâye’de, Zâhidî’de ve Mırâcü’d – Dirâye’de de böyledir.

حَوْضٌ صَغِيرٌ تَنَجَّسَ مَاؤُهُ فَدَخَلَ الْمَاءُ الطَّاهِرُ فِيهِ مِنْ جَانِبٍ وَسَالَ مَاءُ الْحَوْضِ مِنْ جَانِبٍ آخَرَ كَانَ الْفَقِيهُ أَبُو جَعْفَرٍ – رَحِمَهُ اللَّهُ – يَقُولُ: كَمَا سَالَ مَاءُ الْحَوْضِ مِنْ الْجَانِبِ الْآخَرِ يُحْكَمُ بِطَهَارَةِ الْحَوْضِ وَهُوَ اخْتِيَارُ الصَّدْرِ الشَّهِيدِ – رَحِمَهُ اللَّهُ -. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَفِي النَّوَازِلِ وَبِهِ نَأْخُذُ كَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة

Suyu pislenmiş olan bir küçük havuza, bir taraftan temiz su girer ve havuzun pis suyu diğer taraftan çıkarsa, bu durum hak­kında Fâkih Ebû Ca’fer: «Bu gibi havuzların temizliğine hükmedi­lir.» demiştir. Bu, Sadrü’ş-Şehîd’in de görüşüdür. Muhıyt ve Nevâ-zil’de de böyledir. Bizde onu aldık Tatarhâniyye’de de böyledir.

وَإِنْ دَخَلَ الْمَاءُ وَلَمْ يَخْرُجْ وَلَكِنَّ النَّاسَ يَغْتَرِفُونَ مِنْهُ اغْتِرَافًا مُتَدَارَكًا طَهُرَ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَتَفْسِيرُ الْغَرْفِ الْمُتَدَارَكِ أَنْ لَا يَسْكُنَ وَجْهُ الْمَاءِ فِيمَا بَيْنَ الْغُرْفَتَيْنِ. كَذَا فِي الزَّاهِدِيِّ.

Bir küçük havuza, su girer fakat çıkmaz ise, insanların o havuzdan avuçları ile alıp dışarı dökmeleri halinde, o havuzun suyu temizdir. Zahiriyye’de de böyledir.

Avuçlarla su alınırken, havuzun suyunun, sakin durmaması esastır. Zâhidî’de de böyledir.

مَاءُ حَوْضِ الْحَمَّامِ طَاهِرٌ عِنْدَهُمْ مَا لَمْ يُعْلَمْ بِوُقُوعِ النَّجَاسَةِ فِيهِ فَإِنْ أَدْخَلَ رَجُلٌ يَدَهُ فِي الْحَوْضِ وَعَلَيْهَا نَجَاسَةٌ إنْ كَانَ الْمَاءُ سَاكِنًا لَا يَدْخُلُ فِيهِ شَيْءٌ مِنْ أُنْبُوبَةٍ وَلَا يَغْتَرِفُ مِنْهُ إنْسَانٌ بِالْقَصْعَةِ يَتَنَجَّسُ وَإِنْ كَانَ النَّاسُ يَغْتَرِفُونَ مِنْ الْحَوْضِ بِقِصَاعِهِمْ وَلَا يَدْخُلُ مِنْ الْأُنْبُوبَةِ مَاءٌ أَوْ عَلَى الْعَكْسِ فَأَكْثَرُهُمْ عَلَى أَنَّهُ يَتَنَجَّسُ وَإِنْ كَانَ النَّاسُ يَغْتَرِفُونَ مِنْ الْحَوْضِ بِقِصَاعِهِمْ وَيَدْخُلُ الْمَاءُ مِنْ الْأُنْبُوبَةِ فَأَكْثَرُهُمْ عَلَى أَنَّهُ لَا يَتَنَجَّسُ. هَكَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Hamamın havuzunun suyu, içine pislik düştüğü bilinme­dikçe temizdir.

Bir adam, üzerinde pislik bulunan elini, hamamın havuzuna sokarsa, bu durumda eğer, su sakinse ve kurnadan bu havuza su dökülüyorsa veya insanlar da avuçları veyahut da tasları ile su al­mıyorlarsa, o havuzun suyu pislenmiştir.

Fakat, eğer insanlar, o havuzdan taslan ile su
alıyorlarsa; mus­luktan su akmıyor bile olsa veya bu durumun aksi vaki’ olsa
yani mus’uktan su aksa da, insanlar tas veya avuçları ile havuzdan su almıyor
olsalar, çoğunluğun görüşü, o havuzun pislenmiş olduğudur.

Şayet, insanlar; o havuzdan su alıyor ve musluktan da  ha­vuza  su akıyorsa; yine, çoğunluğun görüşüne göre, havuzun suyu pisienmemiştir. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir- Fetva da, bunun üzerinedir. Muhıytte de böyledir.

Akar Suyun Vasıflarından Birinin Bozulması :

الْمَاءُ الْجَارِي بَعْدَمَا تَغَيَّرَ أَحَدُ أَوْصَافِهِ وَحُكِمَ بِنَجَاسَتِهِ لَا يُحْكَمُ بِطَهَارَتِهِ مَا لَمْ يَزُلْ ذَلِكَ التَّغَيُّرُ بِأَنْ يَرِدَ عَلَيْهِ مَاءٌ طَاهِرٌ حَتَّى يُزِيلَ ذَلِكَ التَّغَيُّرَ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Akar suyun vasıflarından birisi bozulup, değiştikten sonra,bu değişiklik temiz bir su vasıtası ile giderilmedikçe değişmiş olan o suyun temizliğine değil, pisliğine  hükmedilir. Muhıyt’te de böyledir.

2- Durgun Sular :

(الثَّانِي الْمَاءُ الرَّاكِدُ)

Kendisi ile abdest almanın caiz olduğu suların ikincisi’de, dur­gun sulardır.

الْمَاءُ الرَّاكِدُ إذَا كَانَ كَثِيرًا فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ الْجَارِي لَا يَتَنَجَّسُ جَمِيعُهُ بِوُقُوعِ النَّجَاسَةِ فِي طَرَفٍ مِنْهُ إلَّا أَنْ يَتَغَيَّرَ لَوْنُهُ أَوْ طَعْمُهُ أَوْ رِيحُهُ وَعَلَى هَذَا اتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ وَبِهِ أَخَذَ عَامَّةُ الْمَشَايِخِ – رَحِمَهُمُ اللَّهُ – كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Durgun su, çok olduğu zaman, akar su mesabesindedir. Bu durumdaki bir suya, pislik girer ve fakat bundan dolayı, o suyun; rengi, tadı ve kokusu değişmiş olmazsa, bu su pis olmuş sayılmaz. Ulemâ, bu hususta ittifak etmişlerdir. Meşâyihin hepsi de, bunu ka­bul etmiştir. Muhıyt’te de böyledir.

وَهَلْ يَتَنَجَّسُ مَوْضِعُ وُقُوعِ النَّجَاسَةِ فَفِي الْمَرْئِيَّةِ؟ يَتَنَجَّسُ بِالْإِجْمَاعِ وَيُتْرَكُ مِنْ مَوْضِعِ النَّجَاسَةِ قَدْرُ الْحَوْضِ الصَّغِيرِ ثُمَّ يُتَوَضَّأُ، وَفِي غَيْرِ الْمَرْئِيَّةِ عِنْدَ مَشَايِخِ الْعِرَاقِ كَذَلِكَ وَعِنْدَ مَشَايِخِ بُخَارَى يُتَوَضَّأُ مِنْ مَوْضِعِ وُقُوعِ النَّجَاسَةِ. هَكَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَهُوَ الْأَصَحُّ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Durgun bir su içinde, necasetin göründüğü yerin pislenmiş olduğunda ittifak vardır. Bu durumda, necaset isabet eden yer bir küçük havuz genişliğinde bırakılır ve sonra, necaset görün­meyen yerden abdest alınır. Irak Meşâyihi bu  görüştedir. Buhârâ Meşâyihi ise : «Necasetin vuku bulduğu yerden de abdest alınır.» demişlerdir. Hulâsa’da da böyledir. Esahh olan da  budur. Sirâcü’l -Vehhâc’da da böyledir.

Küçük Havuzun Ölçüsü:

وَمِقْدَارُ الْحَوْضِ الصَّغِيرِ أَرْبَعَةُ أَذْرُعٍ فِي أَرْبَعَةِ أَذْرُعٍ. هَكَذَا فِي الْكِفَايَةِ

، وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ – رَحِمَهُ اللَّهُ – أَنَّ الْغَدِيرَ الْعَظِيمَ كَالْجَارِي لَا يَتَنَجَّسُ إلَّا بِالتَّغَيُّرِ مِنْ غَيْرِ فَصْلٍ هَكَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ وَالْفَاصِلُ بَيْنَ الْكَثِيرِ وَالْقَلِيلِ أَنَّهُ إذَا كَانَ الْمَاءُ بِحَيْثُ يَخْلُصُ بَعْضُهُ إلَى بَعْضٍ بِأَنْ تَصِلَ النَّجَاسَةُ مِنْ الْجُزْءِ الْمُسْتَعْمَلِ إلَى الْجَانِبِ الْآخَرِ فَهُوَ قَلِيلٌ وَإِلَّا فَكَثِيرٌ قَالَ أَبُو سُلَيْمَانَ الْجُوزَجَانِيُّ إنْ كَانَ عَشْرًا فِي عَشْرٍ فَهُوَ مِمَّا لَا يَخْلُصُ وَبِهِ أَخَذَ عَامَّةُ الْمَشَايِخِ – رَحِمَهُمُ اللَّهُ -. هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Küçük havuzun ölçüsü 4×4 = 16 arşın murabba (kare) dir.
(Bu da, bu günkü ölçülerle, yaklaşık olarak 6,5 metre karedir.) Kifâye’de de
böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, büyük çukur, akar su gibi’dir. Vasıflarında bir değişiklik olmadıkça pislenmez. Fethü’l – Kâdîr’de de böyledir.

Çokla, azın arasını ayırıcı (fark); Bir su, kullanıldığı taraf­tan necaseti diğer bir tarafa ulaştırıyorsa, bu su, az sudur; aksi hal vâki ise, o suya da çök su denilir.

Ebû Süleyman el – Cûzcânî : «Eğer bu suyun sathı 10 x 10 = 100 arşın (kare) olursa, işte bu su necaseti, bir taraftan diğer tarafa ulaştıncı sayılmaz.» demiştir. Meşâyih’in ümumîsi de bunu almış­lardır. Muhıyt’te de böyledir.

وَالْمُعْتَبَرُ فِي عُمْقِهِ أَنْ يَكُونَ بِحَالٍ لَا يَنْحَسِرُ بِالِاغْتِرَافِ هُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ

Avuçlandığı zaman, dibi açılmayan suya, derin su denilir. Sahih olan da budur. Hidâye’de de böyledir.

وَالْمُعْتَبَرُ ذِرَاعُ الْكِرْبَاسِ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَعَلَيْهِ الْفَتْوَى. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ وَهُوَ ذِرَاعُ الْعَامَّةِ سِتُّ قَبَضَاتٍ أَرْبَعٌ وَعِشْرُونَ أُصْبُعًا. كَذَا فِي التَّبْيِينِ

Zira’ (arşın) da, mu’teber olan ise, bez ölçenlerin kullandığı arşındır. (Ki buna zira’ı kırbası denir. Ve yaklaşık olarak 88,2 san­timdir) Zâhireyye’de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir- Hidâye’de de böyledir.

Bu arşına, Zîrâ’ı âmme de denir ki, 6 kabza (=24 parmak = yaklaşık 88,2 santimetre) miktarına bir ölçüdür Tebyîn’de ide böy­ledir.

وَإِنْ كَانَ الْحَوْضُ مُدَوَّرًا يُعْتَبَرُ ثَمَانِيَةٌ وَأَرْبَعُونَ ذِرَاعًا. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَهُوَ الْأَحْوَطُ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Eğer, havuz yuvarlaksa, 48 arşın kareye i’tibar olunur. Hulâsa’da da böyledir. İhtiyata uygun olan da budur. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

يَجُوزُ التَّوَضُّؤُ فِي الْحَوْضِ الْكَبِيرِ الْمُنْتِنِ إذَا لَمْ تُعْلَمْ نَجَاسَتُهُ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Necaseti (pis olduğu) bilinmediği müddetçe, kokmakta olan havz-i kebîr’de, (büyük havuz’da) abdest almak caizdir. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

وَفِي الْفَتَاوَى غَدِيرٌ كَبِيرٌ لَا يَكُونُ فِيهِ الْمَاءُ فِي الصَّيْفِ وَتَرُوثُ فِيهِ الدَّوَابُّ وَالنَّاسُ ثُمَّ يُمْلَأُ فِي الشِّتَاءِ وَيُرْفَعُ مِنْهُ الْجَمْدُ إنْ كَانَ الْمَاءُ الَّذِي يَدْخُلُهُ يَدْخُلُ عَلَى مَكَان نَجَسٍ فَالْمَاءُ وَالْجَمْدُ نَجَسٌ وَإِنْ كَثُرَ بَعْدَ ذَلِكَ وَإِنْ كَانَ دَخَلَ فِي مَكَان طَاهِرٍ وَاسْتَقَرَّ فِيهِ حَتَّى صَارَ عَشْرًا فِي عَشْرٍ ثُمَّ انْتَهَى إلَى النَّجَاسَةِ فَالْمَاءُ وَالْجَمْدُ طَاهِرَانِ. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ.

Yazın, içinde su olmayan ve bu durumda iken insanların ve hayvanların kirlettikleri bir büyük havuza; kışın, su dolsa ve bu suyun üzeri de buz tutılsa; eğer o su, pis bir yerden gelip dolmuş ise yani, pislik suyun havuza girdiği yerde bulunur ve su, bu pisliğe temas ederek girerse   bu havuzdaki su da, buz da  miktarca çok olsa bile  pistir.

Şayet su, bu havuzun, temiz bir yerinden akarak yine temiz bir yerine birikir ve bu temiz suyun alanı, 100 arşın kare (yaklaşık 88 metre kare) olana kadar, bu şekilde temiz olarak ve temiz yere ak­maya devam ederse, bu durum da, bu havuzdaki su da, buz da te­mizdir. Fethü’l-Kadîr’de de böyledir.

وَلَوْ تَوَضَّأَ فِي أَجَمَةِ الْقَصَبِ أَوْ مِنْ أَرْضٍ فِيهَا زَرْعٌ مُتَّصِلٌ بَعْضُهُ بِبَعْضٍ إنْ كَانَ عَشْرًا فِي عَشْرٍ يَجُوزُ وَاتِّصَالُ الْقَصَبِ بِالْقَصَبِ لَا يَمْنَعُ اتِّصَالَ الْمَاءِ بِالْمَاءِ وَلَوْ تَوَضَّأَ فِي حَوْضٍ وَعَلَى وَجْهِ جَمِيعِ الْمَاءِ الطُّحْلُبُ الَّذِي يُقَال لَهُ بِالْفَارِسِيَّةِ جغزباره إنْ كَانَ بِحَالٍ لَوْ حُرِّكَ يَتَحَرَّكُ يَجُوزُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Bir kimse, kamışlıkta veya ekinleri bir birlerine
bitişik sulu

(bataklık) bir yerde, abdest alsa; eğer, suyun alanı,
100 arşın kare veya daha fazla— ise, o kimsenin abdesti caizdir. Kamışların
birbirine değmesi, aralarından suyun akmasına ve diğer taraftaki suya
ulaşmasına, mani’ değildir.

Bir kimsenin, suyunun yüzü, tamamen yosun tutmuş bir ha­vuzda abdest alması; eğer bu yosunlar, suyun sallanması ile salla­nıyorsa, caizdir. Hulâsa’da da böyledir.

وَلَوْ تَوَضَّأَ فِي حَوْضٍ انْجَمَدَ مَاؤُهُ إلَّا أَنَّهُ رَقِيقٌ يَنْكَسِرُ بِتَحْرِيكِ الْمَاءِ جَازَ الْوُضُوءُ فِيهِ وَإِنْ كَانَ الْجَمْدُ عَلَى وَجْهِ الْمَاءِ قِطَعًا قِطَعًا إنْ كَانَ كَثِيرًا لَا يَتَحَرَّك بِتَحْرِيكِ الْمَاءِ لَا يَجُوزُ الْوُضُوءُ بِهِ وَإِنْ كَانَ قَلِيلًا يَتَحَرَّك بِتَحْرِيكِ الْمَاءِ يَجُوزُ التَّوَضُّؤُ بِهِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Bir kimse, suyu buz tutmuş bir havuzda, abdest almış olsa; eğer suyu sallayınca, inceliğinden dolayı üzerindeki buz kınlıyorsa, o kimsenin abdesti, caiz olur.

Fakat, şayet buz, suyun üzerinde parça parça bir halde
bulunu­yor ve ağır olmalarından dolayı, suyu sallamakla da sallanmıyorlar­sa, o
havuzda abdest almak caiz değildir.

Fakat, buzun miktarı az olur ve suyu sallamakla buzlar da sal­lanırsa, bu durumda da, bu havuzdan abdest almak caiz olur. Mühiyt’te de böyledir.

وَلَوْ جَمَدَ حَوْضٌ كَبِيرٌ فَنَقَبَ فِيهِ إنْسَانٌ فَتَوَضَّأَ فِيهِ فَإِنْ كَانَ مُتَّصِلًا بِبَاطِنِ النَّقْبِ لَا يَجُوزُ وَإِلَّا جَازَ. كَذَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ

Bir kimse, bir büyük havuz (havz-ı kebîr) donmuşsa, üze­rindeki buzdan bir delik açarak, abdestini alır. Fakat, bu durumda su, buza bitişikse, abdesti caiz olmaz; bitişik değilse, caiz olur Fethü’l – Kadîr’de de böyledir.

وَإِنْ خَرَجَ الْمَاءُ مِنْ النَّقْبِ وَانْبَسَطَ عَلَى وَجْهِ الْجَمْدِ بِقَدْرِ مَا لَوْ رَفَعَ الْمَاءَ بِكَفِّهِ لَا يَنْحَسِرُ مَا تَحْتَهُ مِنْ الْجَمْدِ جَازَ فِيهِ الْوُضُوءُ وَإِلَّا فَلَا وَإِنْ كَانَ الْمَاءُ فِي النَّقْبِ كَالْمَاءِ فِي الطَّسْتِ لَا يَجُوزُ فِيهِ الْوُضُوءُ إلَّا أَنْ يَكُونَ النَّقْبُ عَشْرًا فِي عَشْرٍ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Şayet su, açılan delikten yukarı çıkar ve buzun üzerine
yayılın sa, bu durumda su; avuçlandığı zaman, alttaki buz açümıyorsa, bu­rada
alman abdest caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz.

Su, açılan deliğin içinde, bir tasda durduğu gibi durmakta ise, bu durumda o delikten abdest almak caiz olmaz. Ancak, delik 100 arşın kare genişliğinde olursa, oradan abdest almak caiz olur. Fe­tâvâyi Kâdhân’da da böyledir.

Ark Ve Su Oluğu

وَالْمَشْرَعَةُ كَالْحَوْضِ إذَا انْجَمَدَ مَاؤُهَا لَوْ كَانَ الْمَاءُ مُنْفَصِلًا عَنْ أَلْوَاحِ الْمَشْرَعَةِ وَإِنْ قَلَّ يَجُوزُ التَّوَضُّؤُ فِيهِ وَلَوْ كَانَ مُتَّصِلًا لَا يَجُوزُ هُوَ الْمُخْتَارُ. كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Su oluğu ve ark da havuz gibidir.

Bir oluğun veya arkın suyu donduğu vakit, eğer su, buzdan ayrı ise, her ne kadar az da olsa, o su ile abdest almak caiz olur.

Fakat, buz ve su, birbirinden ayrı değilde bitişikse, abdest almak caiz olmaz. Muhtar olan da budur. Hulâsa’da ,da böyledir.

وَإِنْ كَانَ أَعْلَى الْحَوْضِ أَقَلُّ مِنْ عَشْرٍ فِي عَشْرٍ وَأَسْفَلَهُ عَشْرٌ فِي عَشْرٍ أَوْ أَكْثَرَ فَوَقَعَتْ نَجَاسَةٌ فِي أَعْلَى الْحَوْضِ وَحُكِمَ بِنَجَاسَةِ الْأَعْلَى ثُمَّ اُنْتُقِصَ الْمَاءُ وَانْتَهَى إلَى مَوْضِعٍ هُوَ عَشْرٌ فِي عَشْرٍ فَالْأَصَحُّ أَنَّهُ يَجُوزُ التَّوَضُّؤُ بِهِ وَالِاغْتِسَالُ فِيهِ كَذَا فِي الْمُحِيطِ.

Bir havuzun görünen yüzü 100 arşın kareden az ve fakat
alt kısmı 100 arşın kareden fazla bulunur ve havuzun üst kısmında da necaset
olursa, o havuzun, üst kısmının pis olduğuna hükmolu-nur.

Fakat, sonra, bu havuzun suyu, azala azala, alanı 100 arşın kare olan kesime kadar düşse; esahh olan, burada, abdest almanın ve gusletmenin caiz olduğudur. Muhıyt’te de böyledir.

الْحَوْضُ إذَا كَانَ أَقَلَّ مِنْ عَشْرٍ فِي عَشْرٍ لَكِنَّهُ عَمِيقٌ فَوَقَعَتْ فِيهِ نَجَاسَةٌ ثُمَّ انْبَسَطَ وَصَارَ عَشْرًا فِي عَشْرٍ فَهُوَ نَجِسٌ وَإِنْ وَقَعَتْ فِيهِ وَهُوَ عَشْرٌ فِي عَشْرٍ ثُمَّ اُنْتُقِصَ فَصَارَ أَقَلَّ فَهُوَ طَاهِرٌ. هَكَذَا فِي الْخُلَاصَةِ.

Havuz, 100 arşın kareden az, fakat derin olsa ve içine de ne­caset düşse; sonra su, yayılsa da alanı, 100 arşın kareye varsa, bu durumda bile, o havuz necistir.

Fakat, havuz 100 arşın kare iken, içerisine necaset düşmüş ve sonra, suyunun noksanlaşmasi ile sathı, 100 arşın kareden azal­mış olsa, bu durumda havuz temizdir. Hulâsada da böyledir.

وَلَوْ أَنَّ الْغَدِيرَ حُكِمَ بِنَجَاسَتِهِ ثُمَّ نَضَبَ مَاؤُهُ وَجَفَّ أَسْفَلُهُ حُكِمَ بِطَهَارَتِهِ وَإِنْ دَخَلَهُ مَاءٌ ثَانِيًا فَفِيهِ رِوَايَتَانِ وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ لَا يَعُودُ نَجِسًا. هَكَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Bir havuza «pistir» hükmü verildikten sonra, suyu yere çe­kilip, havuzun altı kurumuş olsa, o havuzun temizliğine hüküm ve­rilir.

Mezkur havuza, ikinci defa su dolmuş olsa, esahh olan kavle göre, pisliği geri dönmez; yani, artık havuzdaki su ve havuz temiz­dir. Sirâcül-Vehhâc’da da böyledir. [Bu kavlin, aksi görüşte olan­larda vardır.]

3- Kuyu Suları :

(الثَّالِثُ مَاءُ الْآبَارِ)

Kendisi ile teharetin caiz olduğu suların üçüncüsü de, kuyu suları’dır. Şimdi kuyularla ilgili hükümlere geçelim.

مَا يُنْزَحُ مَاءُ الْبِئْرِ بِوُقُوعِهِ قِسْمَانِ

(الْأَوَّلُ مَا يَجِبُ نَزْحُ الْمَاءِ بِوُقُوعِهِ)

إذَا وَقَعَتْ فِي الْبِئْرِ نَجَاسَةٌ نُزِحَتْ وَكَانَ نَزْحُ مَا فِيهَا مِنْ الْمَاءِ طَهَارَةً لَهَا بِإِجْمَاعِ السَّلَفِ – رَحِمَهُمُ اللَّهُ -. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ.

1- Kendisine, temizlenmesi vacib olacak miktarda bir neca­set düşmüş olan kuyunun içindeki su, temizlenirse; kuyunun da te­mizlenmiş olacağında, selefin ittifakı vardır. Hidâyetle de böyledir.

Kuyuya Koyun ve Deve Kığısı Düşmesi:

وَبَعْرُ الْإِبِلِ وَالْغَنَمِ إذَا وَقَعَ فِي الْبِئْرِ لَا يُفْسِدُ مَا لَمْ يَكْثُرْ. هَكَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي

Bîr kuyuya, koyun veya deve kığısı düştüğü zaman, bunların miktarı çok olmadıkça, kuyuyu ifsâd etmez (kirlendirmez). Fetâvâyi Kâdîhan da da böyledir.

خَانْ وَعَنْ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّ الْكَثِيرَ مَا اسْتَكْثَرَ النَّاظِرُ وَالْقَلِيلَ مَا اسْتَقَلَّهُ وَعَلَيْهِ الِاعْتِمَادُ. هَكَذَا فِي التَّبْيِينِ

İmâmı Azam Ebû Hanife Hazretleri, bu hususta : «Bunlar, kuyuya bakan kimseye, çok görünüyorsa, çok; az görünüyorsa, az­dır.» buyurmuştur. İtimat, bunun üzerinedir. Tebyîn’de de böyledir.

وَالْبَعْرُ الْكَثِيرُ مَا لَا يَخْلُو دَلْوٌ مِنْهُ وَالْقَلِيلُ بِخِلَافِهِ وَهُوَ الصَّحِيحُ. كَذَا فِي شَرْحِ الْمَبْسُوطِ لِلْإِمَامِ السَّرَخْسِيِّ وَالنِّهَايَةِ

Bir de, her çekilen kovada, kığı bulunursa, bu çoktur. Aksi halde, azdır. Yani, her kovada bir veya daha fazla kığı çıkıyorsa, bu çok; “arada sırada bir çıkıyorsa, bu da az demektir.   Sahih olan da budur. İmânı Serahsî’nin, Mebsût Şerhi’nde de böyledir- Nihâye’de de böyledir.

وَفِي الْجَامِعِ الصَّغِيرِ الصَّحِيحُ أَنَّهُ لَا فَرْقَ بَيْنَ الصَّحِيحِ وَالْمُنْكَسِرِ وَالرَّطْبِ وَالْيَابِسِ، كَذَا فِي الْخُلَاصَةِ

Câmi’i – Sağîr’de : Kiğı’nın, bütün olması ile dağınık olma­sı arasında fark yoktur. Sahih olan budur. Yaş ile kurusu arasında da, fark yoktur.» denilmiştir. Hulâsa’da da böyledir.

وَلَا فَرْقَ بَيْنَ الرَّوْثِ وَالْخِثْيِ وَالْبَعْرِ. هَكَذَا فِي الْهِدَايَةِ.

At, katır, eşek ve sığır tersi ile deve, koyun ve keçi kığdan arasında bir fark yoktur. Hidâye’de de böyledir.

وَلَا فَرْقَ بَيْنَ آبَارٍ الْمِصْرِ وَالْفَلَوَاتِ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَهُوَ الصَّحِيحُ؛ لِأَنَّ الضَّرُورَةَ قَدْ تَقَعُ فِي الْجُمْلَةِ فِي الْمِصْرِ أَيْضًا

Şehir kuyuları ile yaban kuyuları arasında da bir fark yok­tur. Tebyîn’de de böyledir. Sahih olan da budur. Çünkü, hepsinde de zaruret vardır.

كَمَا فِي الْحَمَّامَاتِ وَالرِّبَاطَاتِ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ

Hamamlar ve kervansaraylar da böyledir. Muhıyt’te de böyle­dir.

Kuyuya Bir Canlı Düşerse:

وَإِنْ مَاتَ فِيهَا شَاةٌ أَوْ كَلْبٌ أَوْ آدَمِيٌّ أَوْ انْتَفَخَ حَيَوَانٌ أَوْ تَفَسَّخَ يُنْزَحُ جَمِيعُ مَا فِيهَا صَغُرَ الْحَيَوَانُ أَوْ كَبُرَ. هَكَذَا فِي الْهِدَايَةِ

Bir kuyuya; koyun, köpek veya insan, düşer ve ölürse veya hayvan kuyuda şişer veya parçalanıp dağınırsa; hayvan büyük olsun, küçük olsun, kuyunun suyu tamamen boşaltılır. Hidâye’de de boyledir.

وَكَذَا إذَا تَمَعَّطَ شَعْرُهُ فَهُوَ كَالتَّفَسُّخِ. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Hayvanın, tüylerinin dökülmesi de parçalanıp dağılması gibidir. Yani, bu durumda da, kuyunun suyu tamamen boşaltılır- Sirâcul -Vehhâc’da da böyledir.

وَإِنْ وَقَعَ نَحْوُ شَاةٍ وَأُخْرِجَ حَيًّا فَالصَّحِيحُ أَنَّهُ إذَا لَمْ يَكُنْ نَجِسَ الْعَيْنِ وَلَا فِي بَدَنِهِ نَجَاسَةٌ وَلَمْ يُدْخِلْ فَاهُ فِي الْمَاءِ يَتَنَجَّسُ وَإِنْ أَدْخَلَ فَاهُ فِيهِ فَمُعْتَبَرٌ بِسُؤْرِهِ فَإِنْ كَانَ سُؤْرُهُ طَاهِرًا فَالْمَاءُ طَاهِرٌ وَإِنْ كَانَ نَجِسًا فَنَجِسٌ فَيُنْزَحُ كُلُّهُ، وَإِنْ كَانَ مَشْكُوكًا فَمَشْكُوكٌ فَيُنْزَحُ جَمِيعُهُ، وَإِنْ كَانَ مَكْرُوهًا فَمَكْرُوهٌ فَيُسْتَحَبُّ نَزْحُهَا، وَإِنْ كَانَ نَجِسَ الْعَيْنِ كَالْخِنْزِيرِ فَإِنَّهُ يَتَنَجَّسُ الْمَاءُ وَإِنْ لَمْ يُدْخِلْ فَاهُ وَالصَّحِيحُ مِنْ سِبَاعِ الْوَحْشِ وَالطَّيْرِ لَا يَتَنَجَّسُ الْمَاءُ إذَا أُخْرِجَ حَيًّا وَلَمْ يُدْخِلْ فَاهُ فِي الصَّحِيحِ هَكَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Bir kuyuya, koyun veya benzeri bir hayvan düştükten sonra canlı olarak çıkarılsa; sahih olan kavle göre, düşen hayvan bizzat pis değilse, vücudunda da pislik yoksa ve ağzı da suya değmemişse, o kuyu pislenmemiştir.

Şayet, hayvanın ağzı suya girmişse, o hayvanın artığına iti­bar olunur : Hayvan, eğer artığı temiz olan hayvanlardan ise, o ku­yunun suyu temizdir. Ve eğer, o hayvan, artığı pis olan hayvanlar­dan ise, kuyunun suyu pislenmiş olur.

Bu durumda, eğer, hayvan, artığı şüpheli olan
hayvanlardan ise, kuyunun suyu yine tamamen boşaltılır.

Hayvan, artığı mekruh olan hayvanlardan ise, bu kuyunun
suyu da mekruh olmuş olur. Bu durumda müstehâb olan, kuyunun suyunu tamamen
boşaltmaktır.

Şayet, kuyuya düşen hayvan,  domuz gibi bizatihi pis bir hayvan ise, ağzı suya girmemiş olsa bile su, tamamen pislenmiştir. Sahih olan kavle göre, köpek bizatihî pis değildir; ağzı suya girmedikçe, su ifsâd olmaz. Tebyîn’de de böyledir.

وَهَكَذَا سَائِرُ مَا لَمْ يٌؤْكَلْ لَحْمُهُ مِنْ سِبَاعِ الْوَحْشِ وَالطَّيْرِ لَا يَتَنَجَّسُ الْمَاءُ إذَا اخرج حَيًّا ولم يُدْخِلْ فَاهُ في الصَّحِيحِ هَكَذَا في مُحِيطِ السَّرَخْسِيَِّ

Eti yenmeyen vahşî hayvanlar ve kuşlarda böyledir. Kuyu­dan sağ olarak çıkarılırlar ve ağızları da suya değmemiş olursa, ku­yudaki suyu pislendirmezler. Serahsî’nin Muhıyt’inde de böyledir.

الْكَافِرُ الْمَيِّتُ نَجَسٌ قَبْلَ الْغُسْلِ وَبَعْدَهُ، كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ.

Kafirin ölüsü, yıkanmış olsa da, olmasa da pistir. Zahiriyye’de de böyledir.

الْمَيِّتُ الْمُسْلِمُ إذَا وَقَعَ فِي الْمَاءِ إنْ كَانَ قَبْلَ الْغُسْلِ أَفْسَدَهُ وَبَعْدَهُ لَا وَهُوَ الْمُخْتَارُ. هَكَذَا فِي التَّتَارْخَانِيَّة.

Ölü bir müslüman, eğer, yıkanmadan önce bir kuyuya düş­müş olursa, suyu ifsâd eder; fakat, yıkandıktan sonra düşmüş olur­sa, suyu ifsâd etmez. Tatarhâniyye’de de böyle dir.

وَالسَّقْطُ إذَا اسْتَهَلَّ فَحُكْمُهُ حُكْمُ الْكَبِيرِ إنْ وَقَعَ فِي الْمَاءِ بَعْدَمَا غُسِّلَ لَا يُفْسِدُ وَإِنْ لَمْ يَسْتَهِلَّ يُفْسِدُ الْمَاءَ وَإِنْ غُسِّلَ غَيْرَ مَرَّةٍ.

Düşük bebek, ses çıkarttıktan sonra ölmüşse; hükmü bü­yüklerle ilgili hüküm gibidir. Bu bebek de, yıkandıktan sonra kuyu­ya düşmüşse, suyu ifsâd etmez.

Fakat, eğer ses çıkarmamışsa, yıkanmış olsa bile, kuyunun su­yunu âd eder.

وَلَوْ وَقَعَ الشَّهِيدُ فِي الْمَاءِ الْقَلِيلِ لَا يُفْسِدُهُ إلَّا إذَا سَالَ مِنْهُ الدَّمُ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Kuyuya bir şehid düşmüş olursa; su, ne kadar az olursa ol­sun, ifsâd olmaz.

Fakat, şayet, kuyuya şehidden kan akarsa, o zaman, suyu ifsâd eder. Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

Kaynayan Kuyunun Suyunu Boşaltmak:

وَإِذَا وَجَبَ نَزْحُ جَمِيعِ الْمَاءِ وَلَمْ يُمْكِنْ فَرَاغُهَا لِكَوْنِهَا مَعِينًا يُنْزَحُ مِائَتَا دَلْوٍ. كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَهَذَا أَيْسَرُ. كَذَا فِي الِاخْتِيَارِ شَرْحِ الْمُخْتَارِ وَالْأَصَحُّ أَنْ يُؤْخَذَ بِقَوْلِ رَجُلَيْنِ لَهُمَا بَصَارَةٌ فِي أَمْرِ الْمَاءِ فَأَيُّ مِقْدَارٍ قَالَا: إنَّهُ فِي الْبِئْرِ يُنْزَحُ ذَلِكَ الْقَدْرُ وَهُوَ أَشْبَهُ بِالْفِقْهِ. كَذَا فِي الْكَافِي وَشَرْحِ الْمَبْسُوطِ لِلْإِمَامِ السَّرَخْسِيِّ وَالتَّبْيِينِ.

Bir kuyunun tamamını 
boşaltmak   vâcib olur da suyun,
fazlaca kaynıyor olmasından dolayı, bu mümkün olmazsa; o kuyudan, 200 kova su
çıkarılır. Tebyîn’de de böyledir. En kolay olan da budur. İhtiyâr’da da
böyledir.

Bu durumda, en sahih olan ise : Kuyuda ne kadar su olduğu hususunda, iki kişinin görüşünü alarak, o kadar suyu çıkarmaktır. Fıkıhta, en uygun olan da budur. Kâfî’de, Şerh-i Mebsûd’da ve Teb­yîn’de de böyledir.

Tavuk, Kedi, Güvercin ve Benzerlerinin Kuyuya Düşmesi:

إنْ مَاتَ فِيهَا الدَّجَاجَةُ وَالسِّنَّوْرُ وَالْحَمَامَةُ وَنَحْوُهَا وَلَمْ يَكُنْ مُنْتَفِخًا وَلَا مُتَفَسِّخًا يُنْزَحُ أَرْبَعُونَ أَوْ خَمْسُونَ دَلْوًا. هَكَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَهُوَ الْأَظْهَرُ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ.

Tavuk, kedi, güvercin ve benzeri hayvanlar kuyuya düşüp öl­müş olsalar, bunlar şişip dağılmamişlarsa, kuyudan 40 veya 50 kova su çıkarılır. Serahsinin Muhiyt’inde de böyledir. En zahir olan da budur. Hidâye’de ide böyledir.

إذَا مَاتَتْ فَأْرَةٌ أَوْ عُصْفُورٌ فِي بِئْرٍ فَأُخْرِجَتْ حِينَ مَاتَتْ قَبْلَ أَنْ تَنْتَفِخَ فَإِنَّهُ يُنْزَحُ مِنْهَا عِشْرُونَ دَلْوًا إلَى ثَلَاثِينَ بَعْدَ إخْرَاجِ الْفَأْرَةِ وَالْعُصْفُورِ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَلَا عِبْرَةَ لِلنَّزَحِ قَبْلَ إخْرَاجِ الْفَأْرَةِ كَذَا فِي التَّبْيِينِ وَلَا فَرْقَ بَيْنَ أَنْ تَمُوتَ الْفَأْرَةُ فِي الْبِئْرِ أَوْ خَارِجَهَا وَتُلْقَى فِيهَا وَكَذَا سَائِرُ الْحَيَوَانَاتِ. كَذَا فِي الْبَحْرِ الرَّائِقِ.

Fare ve serçe, kuyuya düşüp öldüğü zaman, şişip dağılma­dan önce çıkarılırsa; kuyudan 20 ilâ 30 kova (20 kovadan 30 kovaya kadar) su çıkarılır. Muhıyt’te de böyledir.

Fakat, fareyi çıkarmadan önce, çıkarılmış olan suya itibar edil­mez. Tebyîn’de de böyledir.

Farenin, kuyuda ölmesi ile, dışarıda öldükten sonra kuyuya düşmüş olması arasında,bir fark yoktur. Bu hüküm, diğer hayvanlar için de böyledir. Bahrü’r – Râık’te de böyledir.

وَلَوْ قُطِعَ ذَنَبُ الْفَأْرَةِ وَأُلْقِيَ فِي الْبِئْرِ نُزِحَ جَمِيعُ الْمَاءِ وَإِنْ جُعِلَ عَلَى مَوْضِعِ الْقَطْعِ شَمْعَةٌ لَمْ يَجِبْ إلَّا مَا فِي الْفَأْرَةِ كَذَا فِي الْجَوْهَرَةِ النَّيِّرَةِ.

Farenin kuyruğu, kopartılarak kuyuya atılmış olsa, kuyu­daki suyun tamamı boşaltılır.

وَإِنْ وَقَعَ فِيهَا حَلَمَةٌ وَمَاتَتْ فِيهَا يُنْزَحُ مِنْهَا فِي رِوَايَةٍ عِشْرُونَ أَوْ ثَلَاثُونَ دَلْوًا إذَا وَقَعَ فِي الْبِئْرِ سَامُّ أَبْرَصَ وَمَاتَ يُنْزَحُ مِنْهَا عِشْرُونَ دَلْوًا فِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ وَالصَّعْوَةُ بِمَنْزِلَةِ الْفَأْرَةِ وَالْوَرَشَانُ بِمَنْزِلَةِ السِّنَّوْرِ يُنْزَحُ مِنْهَا أَرْبَعُونَ أَوْ خَمْسُونَ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ وَمَا كَانَ بَيْنَ الْفَأْرَةِ وَالدَّجَاجَةِ فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ الْفَأْرَةِ وَمَا كَانَ بَيْنَ الدَّجَاجَةِ وَالشَّاةِ فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ الدَّجَاجَةِ وَهَذَا ظَاهِرُ الرِّوَايَةِ. كَذَا التَّتَارْخَانِيَّة وَهَكَذَا يَكُونُ أَبَدًا حُكْمُهُ حُكْمَ الْأَصْغَرِ. كَذَا فِي الْجَوْهَرَةِ النَّيِّرَةِ.

-Kuyuya «Yunda Kuşu» denilen kuşun düşmesi, farenin
düş­mesi menzilesindedir.

Yaban güvercininin düşmesi.ise, kedinin düşmesi gibidir.
Bu durumda, kuyudan 40 ilâ 50 kova su boşaltılır. Fetâvâyi Kâdîhân’da da
böyledir.

Büyüklük itibariyle,  
fare ile tavuk arasında   olanlar,
fare menzilindedirler.

Tavuk ile koyun arasında olanlar ise, tavuk
menzilindedirler. Zahirü’r – Rivâye’de böyledir. Tatarhâniyye’de de
böyledir.

Görüldüğü gibi, daima küçüğün hükmü büyüğün hükmü gibidir. Cevheretü’n – Neyyire’de de böyledir.

ثُمَّ بِطَهَارَةِ الْبِئْرِ يَطْهُرُ الدَّلْوُ وَالرِّشَاءُ وَالْبَكَرَةُ وَنَوَاحِي الْبِئْرِ وَالْيَدِ. هَكَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Kuyu temizlenmiş olunca; bu işte kullanılan kova, urgan. makara ile kuyunun etrafı ve suyu çeken kimsenin elleri de temiz­lenmiş olur. Serahsi’nin Muhryt’mde de böyledir.

وَلَوْ وَقَعَتْ فِي الْبِئْرِ خَشَبَةٌ نَجِسَةٌ أَوْ قِطْعَةُ ثَوْبٍ نَجِسٍ وَتَعَذَّرَ إخْرَاجُهَا وَتَغَيَّبَتْ فِيهَا طَهُرَتْ الْخَشَبَةُ وَالثَّوْبُ تَبَعًا لِطَهَارَةِ الْبِئْرِ. كَذَا فِي فِي الظَّهِيرِيَّةِ

Bir kuyuya, pis bir odun veya pis bir bez parçası düşmüş ve kuyuda kaybolmuş bulmuşa; kuyuya tâbi’ olarak, odun da, bez parçası da, temiz olmuş olur. Zâhiriyye’de ide böyledir.

بِئْرٌ وَجَبَ فِيهَا نَزْحُ عِشْرِينَ دَلْوًا فَنُزِحَ الدَّلْوُ الْأَوَّلُ وَصُبَّ فِي بِئْرٍ طَاهِرَةٍ يُنْزَحُ مِنْهَا عِشْرُونَ دَلْوًا وَالْأَصْلُ فِي هَذَا الْبِئْرِ الثَّانِيَةِ تَطْهُرُ بِمَا تَطْهُرُ الْأُولَى حِينَ كَانَ الدَّلْوُ الْمَصْبُوبُ فِيهَا وَلَوْ صُبَّ الدَّلْوُ الثَّانِي يُنْزَحُ تِسْعَةَ عَشَرَ دَلْوًا وَلَوْ صُبَّ الدَّلْوُ الْعَاشِرُ فِي رِوَايَةِ أَبِي حَفْصٍ يُنْزَحُ أَحَدَ عَشَرَ دَلْوًا وَهُوَ الْأَصَحّ. كَذَا فِي الْبَدَائِعِ.

Kendisinden, yirmi kova su çekilmesi vacib olan bir kuyu­dan, ilk olarak çıkarılan bir kova su, temiz bir kuyuya dökülmüş olsa, bu ikinci kuyudan, 20 kova su boşaltılır.

Bu durumda asl olan, ikinci kuyu, birinci kuyu sebebi ile temiz­lenir.

Şayet, bu kuyuya, ikinci kova da dökülmüş olsa, bu kuyudan, 13 kova su boşaltılır. Eğer, onuncu kova dökülürse Ebu Hafs’ın ri­vayetine göre, bu kuyudan, 11 kova su boşaltılır. Esahh olan da budur. Bedâi’de de böyledir.

وَإِنْ أُخْرِجَتْ الْفَأْرَةُ وَأُلْقِيَتْ فِي الْبِئْرِ الْأُخْرَى وَصُبَّ فِيهَا أَيْضًا عِشْرُونَ دَلْوًا فَعَلَيْهِمْ إخْرَاجُ الْفَأْرَةِ وَنَزْحُ عِشْرِينَ دَلْوًا مِثْلِ مَا كَانَ عَلَيْهِمْ فِي الْأُولَى. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ.

Bir kuyuda bulunan fare çıkarılıp, ikinci bir kuyuya bırakıl­sa ve bununla birlikte, ikinci kuyuya, birinci kuyudan 20 kovada su  dökülmüş olsa; ikinci kuyunun temizlenmesi için, fareyi çıkarttık­tan sonra, 20 kova da su boşaltmak gerekir. Sirâcü’I – Vehhâc’da da böyledir.

بِئْرَانِ وَجَبَ مِنْ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا نَزْحُ عِشْرِينَ فَنُزِحَ عِشْرُونَ مِنْ إحْدَاهُمَا وَصُبَّ فِي الْأُخْرَى يُنْزَحُ عِشْرُونَ وَلَوْ وَجَبَ مِنْ إحْدَاهُمَا نَزْحُ عِشْرِينَ وَمِنْ الْأُخْرَى نَزْحُ أَرْبَعِينَ فَنُزِحَ مَا وَجَبَ مِنْ إحْدَاهُمَا وَصُبَّ فِي الْأُخْرَى يُنْزَحُ أَرْبَعُونَ، وَالْأَصْلُ فِيهِ أَنْ يُنْظَرَ إلَى مَا وَجَبَ النَّزَحُ مِنْهَا وَإِلَى مَا صُبَّ فِيهَا فَإِنْ كَانَا سَوَاءً تَدَاخَلَا وَإِنْ كَانَ وَاحِدٌ أَكْثَرَ دَخَلَ الْقَلِيلُ فِي الْكَثِيرِ وَعَلَى هَذَا ثَلَاثُ آبَارٍ وَجَبَ مِنْ كُلِّ وَاحِدَةٍ نَزْحُ عِشْرِينَ فَنُزِحَ الْوَاجِبُ مِنْ الْبِئْرَيْنِ وَصُبَّ فِي الثَّالِثَةِ يُنْزَحُ أَرْبَعُونَ. كَذَا فِي الْبَدَائِعِ وَإِنْ صُبَّ فِيهَا مِنْ إحْدَى الْبِئْرَيْنِ عِشْرُونَ وَمَنْ الثَّانِيَةِ عَشَرَةٌ يُنْزَحُ مِنْهَا ثَلَاثُونَ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ وَلَوْ وَجَبَ مِنْ إحْدَاهُمَا نَزْحُ عِشْرِينَ وَمَنْ الْأُخْرَى نَزْحُ أَرْبَعِينَ فَصُبَّ الْوَاجِبَانِ فِي بِئْرٍ طَاهِرَةٍ يُنْزَحُ أَرْبَعُونَ لِمَا قُلْنَا مِنْ الْأَصْل وَلَوْ نُزِحَ دُنُوٌّ مِنْ الْأَرْبَعِينَ وَصُبَّ فِي الْعِشْرِينَ يُنْزَحُ أَرْبَعُونَ. كَذَا فِي الْبَدَائِعِ.

Yirmişer kova su çıkarılması icabeden iki kuyudan,
birinin 20 kova suyu diğerine dökülmüş olsa, ikinci kuyudan da yirmi ko­va su
boşaltılır. Daha fazla değil…

İki kuyudan birinden 20, ikincisinden 40 kova su
boşaltmak lâzım geldiğinde, bu kuyulardan birinin suyu, diğerine dökülmüş olsa;
kendisine su dökülen kuyudan, 40 kova su boşaltmak lâzım
gelir.

Bu durumda da aslolan, kendisinden boşaltılması gereken ve kendisine boşaltılandan boşaltılması gerekene bakmaktır. İkisininde hükümde bir olması halinde, durum eşittir. Birisinden, diğerine nisbetle çok çekilmesine hükmedilmişse, bu durumda da az olan, çok olanın hükmüne dahildir.

Buna göre, üç kuyunun, her birinden yirmişer kova su
çekmek icab etse de, ilk ikisinin yirmişer kova suyu üçüncü kuyuya dökül­müş
olsa, bu üçüncü kuyudan, 40 kova su çekmek icab eder. Bedâî’ de de
böyledir.

İki kuyunun birinden 20, diğerinden 10 kova su, üçüncü
bir kuyuya dökülmüş olsa, bu kuyudan 30 kova su boşaltılır- Serahsî’-nin
Muhıyt’ınde de böyledir.

Birinden 20, ikincisinden 40 kova su çekilmesi gereken
iki kuyudan çekilen suyun tamamı, temiz olan üçüncü bir kuyuya dö­külmüş olsa, o
kuyudan 40 kova su boşaltılır.

Eğer, 40 kova su çekilmesi gereken kuyudan, 20 kova çekil­mesi gereken kuyuya, 1 kova su dökülmüş olsa, o kuyudan da 40 ko­va su boşaltmak gerekir. Bedâi’de de böyledir.

وَفِي النَّوَادِرِ فَأْرَةٌ مَاتَتْ فِي حُبِّ مَاءٍ فَأُرِيقَ الْمَاءُ فِي الْبِئْرِ قَالَ مُحَمَّدٌ – رَحِمَهُ اللَّهُ – يُنْزَحُ الْأَكْثَرُ مِنْ الْمَصْبُوبِ وَمَنْ عِشْرِينَ دَلْوًا وَهُوَ الْأَصَحُّ. كَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ

Nevâdir’de, içinde bir farenin ölmüş bulunduğu bir miktar su, bir kuyuya akıtılsa, İmâm Muhammed (R.A.)’e göre, kuyuya akıtılan sudan fazlası ile birlikte, 20 kova da su çıkarılır. Esahh olan da budur. Serahsî’nin Muhıyt’ınde de böyledir.

وَفِي الْفَتَاوَى إذَا وَقَعَتْ قَطْرَةٌ مِنْ مَاءٍ ذَلِكَ الْحُبِّ فِي بِئْرٍ يُنْزَحُ مِنْهَا عِشْرُونَ دَلْوًا. كَذَا فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ .

Fetvalarda : «İçinde fare ölmüş olan suyun bir damlası bile bir kuyuya dökülmüş olsa, o kuyudan 20 kova su boşaltılır.» denilmiş­tir. Sirâcü’I – Vehhâc’da da böyledir.

وَإِنْ تَفَسَّخَتْ فِي الْحُبِّ صُبَّ ثَمَّ قَطْرَةٌ مِنْ ذَلِكَ الْمَاءِ فِي الْبِئْرِ يُنْزَحُ جَمِيعُ الْمَاءِ. كَذَا فِي خِزَانَةِ الْمُفْتِينَ

Eğer fare, o su içinde dağılmış bulunursa; bu suyun, bir damlasının dökülmesinden dolayı, kuyunun tamamı boşaltılır. Hızânatu’l – Müftîn’de de böyledir.

بِئْرُ الْمَاءِ إذَا كَانَتْ بِقُرْبِ الْبِئْرِ النَّجِسَةِ فَهِيَ طَاهِرَةٌ مَا لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ أَوْ لَوْنُهُ أَوْ رِيحُهُ. كَذَا فِي الظَّهِيرِيَّةِ
وَلَا يُقَدَّرُ هَذَا بِالذَّرْعَانِ حَتَّى إذَا كَانَ بَيْنَهُمَا عَشَرَةُ أَذْرُعٍ وَكَانَ يُوجَدُ فِي الْبِئْرِ أَثَرُ الْبَالُوعَةِ فَمَاءُ الْبِئْرِ نَجَسٌ وَإِنْ كَانَ بَيْنَهُمَا ذِرَاعٌ وَاحِدٌ وَلَا يُوجَدُ أَثَرُ الْبَالُوعَةِ فَمَاءُ الْبِئْرِ طَاهِرٌ. كَذَا فِي الْمُحِيطِ وَهُوَ الصَّحِيحُ. هَكَذَا فِي مُحِيطِ السَّرَخْسِيِّ.

Pis olan bir kuyunun yanında bulunan su kuyusu; tadı,
ren­gi ve kokusu değişmedikçe, temiz sayılır. Zahiriyye’de de böyledir.
Aralarındaki mesafe, iki arşınla takdir ve tahdid
edilemez.

Fakat, bu iki kuyunun arasında, on arşınlık bir mesafe bile bu­lunsa; eğer su kuyusunda, hela çukurunun eseri bulunursa, o kuyu­nun suyu pistir.

Ama, eğer bu iki kuyu arasında tek bir arşınlık mesafe olduğu halde, su kuyusunda pislik eseri bulunmazsa; o, su kuyusu da, kuyu­da bulunan, su da, temizdir- Muhıyt’te de böyledir. Sahih olanında bu kavil olduğu, Serahsî’nin Muhıyt’inde —ayrıca— kaydedilmiş­tir.

وَإِذَا وُجِدَ فِي الْبِئْرِ فَأْرَةٌ أَوْ غَيْرُهَا وَلَا يُدْرَى مَتَى وَقَعَتْ وَلَمْ تَنْتَفِخْ أَعَادُوا صَلَاةَ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ إذَا كَانُوا تَوَضَّئُوا مِنْهَا وَغَسَلُوا كُلَّ شَيْءٍ أَصَابَهُ مَاؤُهَا وَإِنْ كَانَتْ قَدْ انْتَفَخَتْ أَوْ تَفَسَّخَتْ أَعَادُوا صَلَاةَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهَا وَهَذَا عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ – رَحِمَهُ اللَّهُ – وَقَالَا: لَيْسَ عَلَيْهِمْ إعَادَةُ شَيْءٍ حَتَّى يَتَحَقَّقُوا مَتَى وَقَعَتْ. كَذَا فِي الْهِدَايَةِ

Bir kuyuda, ne zaman düştüğü belli olmayan fare veya ben­zeri bir hayvan bulunmuş olsa, eğer o hayvan şişmemişse; o kuyu­nun suyundan alınmış olan abdestle kılınan, bir gün ve bir gecenin namazı iade edilir.

Ayrıca, o suyun dokunmuş olduğu her şey, yıkanıp temizlenir.

Fakat, eğer o hayvan, şişmiş ve dağılmış ise, üç gün ve üç gecelik namaz iade edilir. (Yeniden kılınır) Bu kavil, İmâmı A’-zam (R.A.) ‘m kavlidir. Diğer iki imamımıza göre ise, ne zaman düş­tüğü bilinene kadar, namazların iade edilmesi gerekmez. Hidâye’de de böyledir.

وَإِنْ عُلِمَ وَقْتُ وُقُوعِهَا يُعِيدُونَ الْوُضُوءَ وَالصَّلَاةَ مِنْ ذَلِكَ الْوَقْتِ بِالْإِجْمَاعِ وَمَا عُجِنَ مِنْ الْعَجِينِ بِذَلِكَ الْمَاءِ فَفِي الِاسْتِحْسَانِ إنْ كَانَتْ مُتَفَسِّخَةً لَا يُؤْكَلُ مَا عُجِنَ بِذَلِكَ مُنْذُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ وَإِنْ كَانَتْ غَيْرَ مُتَفَسِّخَةٍ لَا يُؤْكَلُ مُنْذُ يَوْمٍ وَبِهِ أَخَذَ أَبُو حَنِيفَةَ – رَحِمَهُ اللَّهُ – كَذَا فِي الْمُحِيطِ

Şayet, bu hayvanın düştüğü vakit bilinirse, abdest ve nama­zın, o vakitten itibaren iade edileceğinde, icma vardır.

O su ile yoğrulmuş hamurun ekmeği,   eğer ölen fare da­ğılmış ise, üç günlük ekmeği; dağılmamışsa, bir günlük ekmeği yenmez. Bu görüşü İmâmı A’zam (R.A.) kabul etmiştir. Muhıyt’te de böyledir.

Kuyudan çıkarılması müstehab olan suların miktarı:

(وَالثَّانِي مَا يُسْتَحَبُّ فِيهِ نَزْحُ الْمَاءِ)

إذَا وَقَعَ فِي الْبِئْرِ فَأْرَةٌ يُسْتَحَبُّ نَزْحُ عِشْرِينَ دَلْوًا وَفِي السِّنَّوْرِ وَالدَّجَاجَةِ الْمُخَلَّاةِ نَزْحُ أَرْبَعِينَ؛ لِأَنَّ سُؤْرَ هَذِهِ الْحَيَوَانَاتِ مَكْرُوهٌ وَالْغَالِبُ أَنَّ الْمَاءَ يُصِيبُ فَمَ الْوَاقِعِ حَتَّى لَوْ تَيَقَّنَّا أَنَّ الْمَاءَ لَمْ يُصِبْ فَمَ هَذِهِ الْحَيَوَانَاتِ لَا يُنْزَحُ شَيْءٌ مِنْ الْمَاءِ وَإِنْ كَانَتْ الدَّجَاجَةُ غَيْرَ مُخَلَّاةٍ لَا يُنْزَحُ مِنْهَا شَيْءٌ وَهَذَا الَّذِي ذَكَرْنَا كُلُّهُ ظَاهِرُ الرِّوَايَةِ .

Bir kuyuya, fare düşmüş olursa, 20 kova su çıkarmak müstehabtır.

Kedi ve başı boş tavuk düşmüş olursa, 40 kova su çıkarmak müstehab olur. Çünkü, bu hayvanların artıkları mekruhtur. Ve, ku­yuya düşen bu hayvanların, ağızlarının suya değmiş olması, galib olan ihtimaldir.

Fakat suyun, bu hayvanların ağzına dokunmamış olduğuna
gerçekten kanaat etmiş olsak; o kuyunun suyundan, hiç bir miktar­da su çıkarmak
lazım gelmez.

Kuyuya düşen tavuk, başıboş bir tavuk değilse, yine kuyu­dan hiç su çıkarılmaz. Bu söylediklerimizin hepsi, Zâhirü’r – Rivâ-ye’dir.

ثُمَّ فِي كُلِّ مَوْضِعٍ كَانَ النَّزْحُ مُسْتَحَبًّا لَا يَنْقُصُ عَنْ عِشْرِينَ دَلْوًا وَإِلَيْهِ أَشَارَ مُحَمَّدٌ فِي النَّوَادِرِ بِرِوَايَةِ إبْرَاهِيمَ عَنْهُ هَكَذَا فِي الْمُحِيطِ

Kuyudan su boşaltmanın müstehab olduğu her yerde, çeki­len su, 20 kovadan az olmamalıdır. Bu hususa, İbrahim’in rivayet ettiğine göre, İmâm Muhammed (R.A.), Nevâdir’de işaret etmiştir. Muhıyt’te de böyledir.

وَيُسْتَحَبُّ فِي الْمَاءِ الْمَكْرُوهِ نَزْحُ عَشْرِ دِلَاءٍ. هَكَذَا فِي الْخُلَاصَةِ وَالنِّهَايَةِ وَفَتْحِ الْقَدِيرِ.

Suyu mekruh olan bir kuyudan, 10 kova su çekmek müstehabtır. Hulâsa, Nihâye ve Fethüİ – Kadîr’de de böyledir.

وَفِي الْبَدَائِعِ نَاقِلًا عَنْ الْفَتَاوَى وَلَوْ وَقَعَتْ الشَّاةُ وَخَرجَتْ حَيَّةً يُنْزَحُ عِشْرُونَ دَلْوًا لِتَسْكِينِ الْقَلْبِ لَا لِلتَّطْهِيرِ حَتَّى لَوْ لَمْ يَنْزَحْ وَتَوَضَّأَ جَازَ. كَذَا فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ.

Çeşitli fetvalardan Bedâi’de böyle nakletmiştir: kuyuya, bîr koyun düşse de sağ olarak çıkarılmış  olsa, kal­bin sakinleşmesi için, o kuyudan 20 kova su çıkartılır. Bu iş, temizlik için yapılmış değildir. Hatta, hiç su çıkarılmamış olsa bile, o ku­yunun suyundan abdest almak caizdir.  Fetâvâyi Kâdîhân’da da böyledir.

Fetava-i Hindiyye’ın butün konuları burda

Facebook’taki grubumuz burda

WhatsApp’taki grubumuz burda